Lümen kulübünün altındaki eski banka kasalarına ulaşmak için metro tünellerine açılan unutulmuş bir geçitten yürüdüler. İstanbul’un altında başka bir İstanbul vardı: rutubetli taş duvarlar, paslı kapılar, yıllar önce kapatılmış telefon hatları ve kimsenin hatırlamadığı isimlerin kazındığı levhalar.
Baran, yanmış anahtarı paslı bir kilide soktu. Kapı beklenmedik bir kolaylıkla açıldı. İçeriden tütsü, küf ve eski kâğıt kokusu geldi.
Ritüel odası dedikleri yer, mistik bir tapınak değil; güçlü insanların kendi günahlarına sahte kutsallık giydirdiği bir mahkeme dekoruydu. Ortada yuvarlak bir masa, duvarlarda eski dava kupürleri, tavanda kulüpten sökülmüş disko topu vardı. Işık vurunca duvarlara parçalanmış yüzler düşüyordu.
Mira, “Bunlar ayin yapmıyor,” dedi. “Kendi suçlarını arşivleyip birbirlerine sadakat yemini ettiriyorlar.”
Baran kasalardan birini açmaya çalışırken, Mira masanın üstünde Duru’nun garson önlüğünü buldu. Cebinde küçük bir not vardı:
“Eğer bunu bulan Mira ise, annenin sakladığı kutuyu aç. Arda düşmedi, itildi.”
Mira’nın dizleri çözüldü. Abisinin ölümünün tesadüf olmadığını duymak, yıllardır içinde donmuş bir gölü kırdı. Ama acının hemen ardından öfke geldi. Sessiz ve soğuk.
Birden hoparlörlerden alkış sesi yükseldi. Sonra Haluk’un sesi duyuldu.
“Hoş geldiniz. İnsan geçmişini ararken çoğu zaman kendini bulur, değil mi Mira?”
Kapılar kapanmıştı. Duvarlardaki ekranlar açıldı. Ekranlarda Mira’nın annesi görünüyordu; evinde, koltuğunda oturmuş, habersizce televizyon izliyordu. Kamera onu uzaktan kaydediyordu.
Haluk konuşmaya devam etti: “Elindeki kayıtları verirsen annen sabaha uyanır. Vermezsen, herkes ikinci bir trajedinin yasını tutar.”
Baran dişlerini sıktı. “Beni de bununla susturmuştun.”
Mira ona baktı. “Neyle?”
Baran’ın yüzü ilk kez tamamen dağıldı. “Kardeşim Selin’in tedavisi için şirketin fonuna muhtaçtım. Haluk bana dosyaların yalnızca ticari sır olduğunu söyledi. Sonra gerçeği öğrendim. Duru’yu ben sakladım, ama yerini bilmiyorum. Kendini korumak için benden de kaçtı.”
Mira’nın içindeki güven kırıntısı yeniden sarsıldı. Baran suçsuz değildi; ama belki de hâlâ seçme şansı vardı.
Ekrandaki Haluk güldü. “Romantik pişmanlıklarınızı sonra yaşarsınız. Anahtar sizde. Mikrofilmi verin.”
O an Mira tavandaki disko topunun aslında bir kamera düzeneği olduğunu fark etti. Yangın gecesi her şeyi kaydetmiş olabilirdi. Baran kasanın içinden tabloya ait yırtılmış bir çerçeve çıkardı. Çerçevenin içinde mikrofilm yoktu; onun yerine ince bir veri çipi vardı.
“Duru değiştirmiş,” dedi Baran. “Mikrofilm değil, dijital kopya.”
Mira çipi avucuna aldı. Haluk’un adamları kapıyı kaynakla açmaya başlamıştı. Kaçacak yol yok gibiydi. Sonra Mira annesinin notunu hatırladı: sakladığı kutu. Annesi yıllarca abisinin eşyalarını yatağın altında kilitli bir metal kutuda tutmuştu. Mira hiç açmamıştı. Belki de gerçek sadece burada değildi.
Baran duvarın arkasındaki eski havalandırmayı gösterdi. “Sen çık. Çipi götür. Ben onları oyalarım.”
“Yine kahraman mı olacaksın?”
“Hayır,” dedi Baran. “Bu kez tanık olacağım.”
Kapı kırıldı. Haluk’un adamları içeri dolarken Baran masayı devirdi. Mira havalandırmaya tırmandı. Arkasında yumruk sesleri, kırılan camlar ve Baran’ın acıyla çıkan nefesi vardı.
Tam tünele girecekken telefonuna yeni bir mesaj geldi. Gönderen bilinmiyordu:
“Ben Duru. Mahkeme yarın. Tek başına gelme. Çünkü hâkim de listede.”