İstanbul’da yağmur, en çok da sırların üstüne yağardı. Galata’nın arka sokaklarında, eski bir banka binasından dönüştürülmüş “Lümen” adlı kulüp o gece şehrin bütün parıltısını yutmuş gibiydi. İçeride aynalı tavanlar, mor ışıklar, yetmişlerin disko ritimleri ve davetlilerin boynunda parlayan sahte inciler vardı. Herkes eğleniyordu; en azından kameralar öyle gösterecekti.
Mira Sergen, kulübün kalabalığına bir misafir gibi değil, bir görevli gibi bakıyordu. Çünkü o, büyük teknoloji şirketi VestaData’nın kriz iletişimi direktörüydü ve bu gece şirketin gizli yatırımcı buluşmasını yönetiyordu. Patronu Haluk Vardar, “Sadece yüzleri güldür, soruları sustur,” demişti. Mira bu cümleyi yıllardır duyardı. Soruları susturmak, çoğu zaman gerçekleri gömmek anlamına gelirdi.
Saat 01.17’de müzik bir anlığına kesildi. Kimse önemsemedi; DJ bunu numara sandı. Sonra bodrum katından yükselen duman, lazer ışıklarının arasına karıştı. Bir kadın çığlığı duyuldu. Ardından elektrikler gitti. Karanlık, kulübü tek lokmada yuttu.
Mira panikle çıkışa koşarken, kadife perdenin arkasında iki adamın tartışmasını duydu. Seslerden biri Haluk’a aitti. Diğeri, VestaData’nın hukuk danışmanı ve Mira’nın aylar önce terk ettiği adamdı: Baran Eryılmaz.
“Bu kayıt ortaya çıkarsa sadece şirket değil, hepimiz yanarız,” dedi Haluk.
Baran’ın sesi daha alçaktı: “Ben kimseyi yakmak için hukukçu olmadım.”
Mira perdeyi araladığı anda patlama oldu. Alev, merdiven boşluğunu sardı. Kulübün özel kasasında saklanan “Samur Kadın” adlı kayıp tablo da o gece yok oldu denildi. Sabah haberlerinde ölü sayısı üçtü, kayıp sayısı birdi: gece kulübünde garsonluk yapan, aynı zamanda mahkemede gizli tanık olması beklenen genç bir kadın, Duru.
Herkes yangına kaza dedi. Sigorta raporu, elektrik kontağı yazdı. Polis aceleyle dosyayı kapatmak istedi. Ama Mira’nın telefonuna sabaha karşı kimliği belirsiz bir mesaj düştü:
“Duru ölmedi. Tanık sensin. Eğer susturulursan karar çoktan verilmiş demektir.”
Mesajın altında yalnızca bir ses dosyası vardı. Mira oynat’a bastı. Kayıtta yanık bir müzik, boğuk adımlar ve Haluk’un şu cümlesi duyuluyordu:
“Mahkemeye çıkmadan önce kızı ortadan kaldırın. Tablo da ritüel odasına taşınsın.”
Mira’nın elleri titredi. “Ritüel odası” ne demekti? Bir şirket patronu, kayıp bir tablo ve bir gizli tanık aynı cümlede nasıl buluşurdu?
Tam o sırada kapısı çalındı. Gelen Baran’dı. Üstünde hâlâ duman kokusu vardı. Gözleri yorgun, sesi keskinleşmişti.
“Telefonunu kapat,” dedi. “Seni izliyorlar.”
Mira geri çekildi. “Bunu bana söyleyen adam dün gece Haluk’la fısıldaşıyordu.”
Baran cebinden küçük, yanmış bir anahtar çıkardı. Üzerinde kulübün logosu ve tek bir harf vardı: R.
“Çünkü onu konuşturmaya çalışıyordum,” dedi. “Duru yaşıyor olabilir. Ama onu bulmak için önce Lümen’in altındaki eski arşive inmemiz gerek.”
Mira ona güvenmemesi gerektiğini biliyordu. Ama kayıt, kapıdaki adamdan daha tehlikeli bir gerçeği fısıldıyordu: Bu yangın bir son değil, bir sahne açılışıydı.