Gümüş Disko, kasabanın kenarında, kurumuş göletin kıyısında yarı çökmüş bir bina olarak duruyordu. Bir zamanlar yaz geceleri neon ışıklarıyla parlayan tabela şimdi yalnızca “GÜMÜŞ DİS...” diye okunuyordu. Defne, Selim’in peşine takılmasına izin vermedi; ama Selim yine de geldi. “Bana kızabilirsin,” dedi. “Ama burayı tek başına açamazsın.”
Defne, babasının odasında bulduğu anahtarı paslı arka kapıda denedi. Kapı açılınca içeriden rutubet, eski sigara ve yanmış kablo kokusu yayıldı. Dans pistinin aynalı duvarları kırılmıştı. Tavandaki disko topu, dışarıdaki yangının ışığını bin parçaya bölüyor, duvarlara kızıl lekeler saçıyordu.
“Burada ne oldu?” diye sordu Defne.
Selim, sahnenin arkasındaki perdenin ipini çekti. Zemin açıldı; aşağıya inen beton merdivenler belirdi.
“Kasabanın neşeli yüzünün altında bir laboratuvar vardı,” dedi. “Çocuklara müzik dinlettiklerini sanırdık. Aslında frekans denemeleri yapıyorlardı. Bazı sesler beyindeki korku, hafıza ve yön duygusunu tetikliyordu. Bazı çocuklar da doğaya tuhaf tepkiler veriyordu. Mert ateşe yaklaşınca alev sakinleşirdi. Sen ağladığında rüzgâr kesilirdi.”
Defne’nin midesi bulandı. “Sen nereden biliyorsun?”
“Çünkü babam projeyi finanse edenlerden biriydi. Ben de on beş yaşındaydım. Korkaktım.”
Aşağıdaki odalarda paslı yataklar, ses geçirmez camlar ve duvarlara kazınmış isimler vardı. Defne kendi adını görmeyi bekliyordu; ama duvarda annesinin adı vardı: LALE - TOPRAK TEPKİSİ.
Annesi yalnızca suskun, yorgun bir kadın değildi. O da bu mirasın parçasıydı.
Bir odanın köşesinde eski bir cevaplama cihazı duruyordu. Işığı yanıp sönüyordu. Defne düğmeye bastı.
Lale’nin sesi duyuldu. Gençti, telaşlıydı.
“Kızım, bir gün bu kayıtları bulursan bil ki seni sustuğum için sevmedim sanma. Sustukça sizi yaşatabileceğimi düşündüm. Yanıldım. Mert, babanın hatasını düzeltmek için kuleye gidiyor. Çünkü kuledeki ana verici hâlâ çalışıyor. Onu kapatmazsa her yangında, her fırtınada sizin gibileri çağıracaklar.”
Kayıt cızırdadı. Sonra başka bir ses eklendi. Bu, Rıza Aral’dı.
“Lale, çocukları götür. Ben kuleyi yakacağım.”
Defne geri çekildi. “Babam yangını söndürürken ölmedi…”
Selim başını eğdi. “Yangını başlatırken öldü. Herkes onu kahraman yaptı çünkü kasaba suçunu gömmek istedi.”
Tam o anda yer sarsıldı. Yukarıdan kül döküldü. Telsizden acil anons geldi: “Alev gölet hattını aştı. Gümüş Disko tahliye bölgesinde değil, içeride kim varsa çıksın!”
Defne çıkışa koştu ama merdivenlerin başında biri belirdi. Gri takım elbiseli, elinde modern bir uydu telefonu taşıyan yaşlı bir adam. Defne onu fotoğraftan tanıdı: Projenin diğer sesi, yıllar önce babasıyla tartışan adam. Adı Yakup Sencer’di; herkes onu kasabaya yardım eden emekli iş insanı sanırdı.
“Defne Aral,” dedi adam gülümseyerek. “Rüzgâr çocuğu sonunda eve döndü.”
Selim önüne geçti. “Bu bitti, Yakup.”
Yakup güldü. “Hayır. Yangın başladığında eski kan uyanır. Mert bunu biliyor. O yüzden kuleye kapandı. Kız kardeşini çağıracağını da biliyordu.”
Defne’nin telefonu titredi. Yeni bir sesli mesaj gelmişti. Mert fısıldıyordu:
“Abla, bana ulaşmaya çalışma. Ben artık yangını tutan kilidim. Sen gelirsen kilit açılır.”