Bahar, yedi yıl önce ardında tek bir kırmızı atkı ve yarım bırakılmış bir radyo kaydı bırakarak kaybolan ablası Lalin’in adını artık evde kimsenin anmadığı Kızılçam kasabasına döndüğünde, hava daha şimdiden duman kokuyordu. Dağın arkasındaki kuru orman, yaz gelmeden çatırdamaya başlamış; belediye hoparlörleri, herkesin geceye kadar tahliye çantası hazırlamasını duyuruyordu.
Bahar eskiden ambulans çağrı merkezinde çalışmış, insanların en korkulu anlarında seslerinden tutunmayı öğrenmişti. Fakat kendi ailesinin sessizliğine hiçbir zaman yetişememişti. Babası Rıza, kasabanın eski orman bekçisi, yıllardır aynı cümleyi tekrarlıyordu: “Lalin kendi gitti.” Annesi Suna ise bu cümle duyulduğunda pencereyi açıyor, sanki cevap dışarıdaki rüzgârda saklıymış gibi uzaklara bakıyordu.
Bahar’ın dönüş nedeni annesinin düşüp kalçasını incitmesi değildi yalnızca. Üç gün önce, gece yarısı telefonuna bilinmeyen bir numaradan eski bir sesli mesaj düşmüştü. Mesaj bozuktu, arka planda cızırtı, uzakta davul gibi atan bir ritim ve Lalin’in sesi vardı:
“Bahar… eğer bunu duyuyorsan, yangın başladığında kuyuya inme. Rıza’ya inanma. Ben oradayım.”
Mesajın tarih damgası yedi yıl öncesine aitti. Ama dosya telefona yeni gelmişti.
Bahar kasabaya girer girmez meydanda tuhaf bir şey fark etti. Herkes yangını konuşuyordu ama eski gazino binasının önünde, emekli müzik öğretmeni Cemre Hanım, yıllardır kapalı duran neon tabelayı temizliyordu: AYNA DISKO. Burası Lalin’in kaybolduğu gece kasabanın gençleriyle dans ettiği, sonra da bir daha görülmediği yerdi.
“Yangın kapıya dayanmışken disko mu açıyorsunuz?” diye sordu Bahar.
Cemre Hanım bezini sıktı, gri su kaldırıma aktı. “Bazen insanlar kaçmadan önce hatırlamak zorundadır. Sen de bunun için geldin.”
Bahar cevap veremeden cebindeki telefon tekrar titredi. Yeni bir ses kaydıydı. Gönderen yoktu.
Lalin’in sesi bu kez daha netti: “Ayna’da üçüncü şarkı çalınca ışıklar söner. Sakın korkma. Karanlıkta yüzünü ilk göreceğin kişi yalancı olacak.”
Bahar başını kaldırdığında, meydanın öbür ucunda babası Rıza’nın kendisini izlediğini gördü. Rıza’nın yüzü taş gibiydi, ama elindeki eski telsiz, yıllardır çalışmaması gereken bir frekansta hışırdıyordu.