Eski Derya Disko, seksenlerden kalma mavi neon tabelasıyla kasabanın üst mahallesinde, terk edilmiş sinemanın altında duruyordu. Bir zamanlar herkesin dans ettiği yer şimdi kül, cam kırığı ve fare yuvasıydı. Yangının sıcaklığı sokağın taşlarını terletiyor, uzaktan çamların patlama sesleri geliyordu.
Eylül kapıyı omzuyla itince içeride asılı duran disko topu hafifçe sallandı. Aynalara is bulaşmıştı. Duvarlarda eski afişler vardı: parlak tulumlar, pembe ışıklar, gülümseyen gençler. İçlerinden birinde annesi Mira’yı gördü. Yirmili yaşlarında, sahnenin ortasında dans ediyor; yanında babası Cemre, elinde yangın tulumbasına benzeyen tuhaf bir metal alet tutuyordu.
Doruk fotoğrafa bakıp sessizleşti.
“Sen bunları biliyor muydun?” diye sordu Eylül.
Doruk cevap vermedi. Aynalardan birinin arkasını yokladı. Parmakları çatlağa girince cam kapak gibi açıldı. Arkasında dar bir geçit ve aşağı inen merdivenler vardı.
Eylül fenerini yaktı. Merdivenlerin duvarına kömürle bir işaret çizilmişti: iç içe geçmiş dört halka. Ateş, su, hava, toprak gibi görünüyordu ama ortalarında beşinci bir iz vardı: ses dalgası.
Aşağıda, eski bir sığınak çıktı karşılarına. Ortada makaralı teypler, radyo vericileri, bakır borular ve tavanı kaplayan aynalar vardı. Masanın üstünde Lalin’in el yazısıyla yazılmış bir defter duruyordu.
Eylül defteri açtı:
“Bizim aile hatırladığını sanmıyor, yankıladığını sanıyor. Annem suyu, babam ateşi dinlerdi. Doruk toprağın kırıklarını duyardı. Ben rüzgârın içinde konuşanları işittim. Eylül ise hepsini birbirine bağlayan frekans.”
Eylül defteri düşürdü.
“Bu ne saçmalık?”
Doruk nihayet konuştu. “Karaağaç sıradan bir kasaba değil. Yeraltında eski bir maden damarı var. Bazıları ona ‘damar’ der, bazıları ‘ocak’. Elementleri etkiler. Senin ailen, nesillerce yangınları durdurmak için bu damarı dengeledi.”
“Ben operatörüm. Masal kahramanı değil.”
Tam o sırada teyplerden biri kendi kendine döndü. Lalin’in sesi sığınağı doldurdu:
“Abla, eğer buradaysan geç kaldın. Yangın doğal değil. Biri damarları ters çevirdi. Alev suyu içiyor, rüzgâr kül taşıyor. Ve ben onları durdurmak için ölmedim… saklandım.”
Eylül’ün gözleri doldu.
“Lalin yaşıyor mu?”
Kayıt devam etti:
“Beni arama demiştim çünkü beni bulursan seni de kullanacaklar. Annem sandığın kişi değil.”
Tam o anda sığınağın üst katından bir alkış sesi geldi. Neon ışıkları, yıllar sonra ilk kez yanıp söndü. Merdiven başında Mira duruyordu; Eylül’ün annesi. Üzerinde yangın tahliye görevlisi yeleği vardı ama yüzünde yas değil, sahneye çıkan birinin soğuk özgüveni vardı.
“Lalin hep dramatikti,” dedi Mira. “Sen de hep geç anlardın, Eylül.”