Eylül, Toroslar’ın unutulmuş yamacındaki Karaağaç Acil Dinleme Merkezi’nde gece vardiyasına tek başına kalmıştı. Önündeki ekranlarda rüzgâr haritaları, yangın ihbarları ve kesik kesik gelen telsiz kodları yanıp sönüyordu. Kasabanın üstündeki gökyüzü, sanki biri ufka köz dökmüş gibi turuncuya dönmüştü.
“112, konumunuzu söyleyin.”
Hat cızırtıyla açıldı. Bir kadın sesi, nefes nefese fısıldadı:
“Beni bulacaklar… Karaağaç’ın eski disko salonuna gidin. Aynaların arkasında—”
Sonra hat koptu.
Eylül dondu. Çünkü o sesi tanıyordu. Üç yıl önce orman yangınında öldüğü kabul edilen kardeşi Lalin’in sesiydi bu. Mezarı bile vardı; boş olduğunu sadece Eylül biliyordu. O gün enkazdan tek çıkan şey, Lalin’in yarısı yanmış kasetçaları ve içindeki tek mesajdı: “Beni arama.”
Merkezin kapısı sertçe açıldı. İçeri, is kokusuyla birlikte eski orman muhafızı Doruk girdi. Saçlarına kül yağmış, kolunda kanlı bir bez vardı.
“Yangın kuzey sırtını geçti,” dedi. “Kasabaya iniyor. Herkes tahliye edilmeli.”
Eylül ona bakmadan kaydı geri sardı. Ses kaydı sistemde duruyordu ama arayan numara yoktu. Konum yoktu. Sadece bir frekans izi: 77.3.
Doruk ekrana eğildi. Yüzündeki ifade değişti.
“Bu frekans…”
“Ne?”
“Babanın kullandığı eski yangın gözlem hattı.”
Eylül’ün boğazı kurudu. Babası Cemre Usta, kasabanın en saygın itfaiyecisiydi; aynı yangında ölmüştü. En azından herkes öyle sanıyordu. Eylül, ailesinde ölülerin bile sır sakladığını o an tekrar hatırladı.
Merkez hoparlörlerinden yeni bir uyarı çaldı: “Karaağaç batı yolu kapandı. Tahliye güzergâhı iptal.”
Eylül kulaklığını çıkardı.
“Ben eski disko salonuna gidiyorum.”
Doruk kapıya geçti. “Yangının içine mi?”
“Hayır,” dedi Eylül, gözleri alev haritasında. “Kardeşimin sesinin içine.”
Tam çıkacakken ekranda başka bir kayıt belirdi. Dosya adı kendi kendine oluşmuştu:
LALIN_02: ABLAM GELİRSE SAKIN ONA GÜVENME.