Kasabaya inmek iki saat sürerdi, fakat o gün yol uzadıkça uzadı. Ağaçlar aynı ağaçlar değildi; gövdelerinin kabuğunda yanık izleri, izlerin içinde ince mavi parıltılar vardı. Lara çocukluğundan beri böyle şeyler görür, kimseye anlatmazdı. Annesi Feride, “Bizim kadınlarımız fazla hatırlarsa delirir,” derdi. Bu yüzden Lara hatırlamamayı öğrenmişti.
Sarıgedik’e vardığında herkes meydandaydı. Belediye binasının önüne eski hoparlörler kurulmuş, akşam yapılacak “Nostalji Gecesi” için Renkli Ay’ın kapanışından kalma disko topları asılmıştı. Kasaba yanarken bile eğlenmekten vazgeçmeyen bir yerdi burası. İnsanlar, acıyı müzikle bastırırdı.
Lara annesini eski salonun arkasındaki kuliste buldu. Feride artık sahneye çıkmıyor, ama aynaların önünde oturuşu hâlâ bir yıldız gibiydi. Saçları beyazlamış, gözlerinin altına uykusuzluk çökmüştü. Lara telefonu masaya bıraktı.
“Miran yaşıyor.”
Feride’nin yüzünde korku, sevinçten önce belirdi.
“Kim gönderdi bunu?”
“Demek doğru. Sen biliyordun.”
Feride ayağa kalktı. “Bazı kapılar açılırsa sadece kaybolanlar dönmez. Onları alan şey de gelir.”
“Oğlundan bahsediyorsun.”
“Hayır,” dedi Feride. “Bizim kanımızdan bahsediyorum.”
O gece Lara, annesinin yıllardır kilitli tuttuğu sandığı açtırdı. İçinden sararmış fotoğraflar, eski sahne kostümleri, bakırdan yapılmış küçük işaretler ve bir defter çıktı. Defter, Lara’nın büyükannesi Safiye’ye aitti. Sayfalarında “nefes bağı”, “kül hafızası”, “dört esinti” gibi ifadeler yazıyordu. Feride anlatmaya başladığında dışarıda müzik provası başlamıştı; bas ritmi duvarları titretiyordu.
“Ailemizde bazıları rüzgârı duyabilir,” dedi Feride. “Sadece hava değil. İnsanların söylemedikleri sözler, ölülerin yarım kalan nefesi, yalanların kokusu... Hepsi rüzgârda taşınır. Safiye bunu şifa için kullanırdı. Ama birileri güce çevirmek istedi. Büyük yangın kaza değildi. Miran o gece ölmedi; rüzgâr kapısı açılınca içine çekildi.”
Lara güldü, ama sesi kırıldı. “Bana masal anlatıyorsun.”
Feride elini aynaya koydu. Aynanın yüzeyi buğulandı. Buğunun içinde on iki yıl önceki yangın belirdi: küçük Miran, alevlerin ortasında ağlamıyor, bir adamın elini tutuyordu. Adamın yüzü dumandaydı ama bileğinde Lara’nın çok iyi tanıdığı bir yüzük vardı.
Dayısı Cemal’in yüzüğü.
Lara geriye sendeledi. Cemal, yangından sonra aileyi ayakta tutan kişiydi. Babasının ölümünden sonra onlara ev bulan, Lara’nın tedavisini ödeyen, Feride’yi kasabanın dedikodusundan koruyan adamdı.
Feride fısıldadı: “Miran’ı saklayan o. Ama yalnız değil.”
Tam o anda salonun ışıkları söndü. Hoparlörlerden planlanan şarkı yerine Miran’ın sesi yayıldı.
“Abla, dayıma güvenme. Bu gece herkes dans ederken biri ormanı yakacak.”