Torosların eteğindeki Sarıgedik Ormanı, yazın en sessiz saatinde bile çıtırdar, nefes alır, insanı dinlermiş gibi yapardı. Lara bunu herkesten iyi bilirdi. Üç yıldır yangın gözetleme kulesinde çalışıyor, gündüzleri ufku dürbünle tarıyor, geceleri telsizden gelen cızırtılarla uyuyordu. Eski hayatında sahnede dönen, pırıltılı elbiseler giyen, kalabalığın alkışını sırtında hisseden bir dansçıydı. Şimdi ayak bileğindeki eski sakatlık ve kalbindeki daha eski kırık yüzünden, yalnızca rüzgârın ritmine ayak uyduruyordu.
O öğleden sonra telsiz suskundu ama telefonuna bir bildirim düştü. Numara tanıdık değildi. Bir sesli mesaj.
“Lara... Eğer bunu duyuyorsan, ben ölmedim. Beni bulmanı istemediler. Annemin anlattığı hikâye yalan. Külün altına bak.”
Ses, kardeşi Miran’a aitti.
Lara’nın eli titredi. Miran on iki yıl önce, ormanın doğu yamacındaki büyük yangında kaybolmuştu. Resmî kayıtlarda cesedi bulunamamış, ama herkes onun öldüğünü kabul etmişti. Annesi Feride, yıllarca “Onu alev aldı” demiş, babası gibi sevdiği dayısı Cemal ise “Bazı ölülerin mezarı olmaz” diyerek konuyu kapatmıştı.
Lara mesajı tekrar dinledi. Arkada boğuk bir melodi vardı; eski bir disko parçasının bozuk plak gibi dönen ritmi. Bu melodi ona çocukluğunu hatırlattı: kasabanın tek eğlence salonu Renkli Ay, annesinin sahneye çıkmadan önce sürdüğü kırmızı ruj, Miran’ın sandalye üstünde dans edişi ve sonra gelen o lanet gece.
Tam o sırada kuzeyde ince bir duman çizgisi yükseldi. Lara dürbünü kaldırdı. Duman, yangına benzemeyecek kadar düzgün, sanki biri gökyüzüne işaret çekmiş gibi dikti. Telsize uzandı.
“Merkez, kuzey sırtında duman var. Koordinat gönderiyorum.”
Cevap yerine yalnızca cızırtı geldi. Ardından kulağına fısıltı gibi bir ses doldu.
“Gelme, Lara. Kulede kalırsan yaşarsın.”
Bu kez ses Miran’ın değil, yıllardır görmediği annesinin sesiydi.
Lara merdivenlerden inerken gökyüzü aniden karardı. Rüzgâr, normalde batıdan eserdi; şimdi dört yönden birden kuleye saldırıyor, kapıyı tokatlıyor, saçlarını yüzüne savuruyordu. Eski sakat ayağı sızladı. Ama onu durduran acı değil, kulenin dibinde bulduğu şey oldu: siyah küllerle çizilmiş bir daire ve ortasında çocukken Miran’ın boynundan hiç çıkarmadığı bakır düdük.
Düdüğün içinden, daha önce hiç duymadığı kadar net bir ses yükseldi:
“Abla, bizi ailemiz değil, rüzgâr ayırdı.”