O gece etkinlik patladı. Kulüp doldu, insanlar dans etti, telefonlar havaya kalktı, sosyal medyada Lale-9’un neonları şehrin üstüne yağmur gibi düştü. Dışarıdan bakan biri için gece kusursuzdu. İçeride ise Mert ve Defne, birbirlerine tek kelime etmeden çalıştılar. Çünkü ikisi de biliyordu: Koridorda duydukları şey sıradan bir tehdit değildi.
Mert sabaha karşı kulübün çatısına çıktı. Denizin üstünde soluk bir aydınlık vardı. Defne onu orada buldu; elinde iki karton kahveyle.
“Kaydı silmedin, değil mi?” diye sordu.
Mert telefonu çıkardı. Ekranda video dosyası duruyordu. Görüntü karanlıktı, ama sesler netti. Nadir’in korkusu, adamın tehdidi, Cihan’ın cümlesi... Hepsi vardı.
Defne kahveyi ona uzattı. “Polise gidelim.”
Mert acı acı güldü. “Polis iyi fikir. Ama hangi polis? Cihan’ın arabasının önünde emniyet müdür yardımcısının şoförünü gördüm.”
Defne sustu. Ajans dünyasında güç ilişkilerini bilirdi; kimin hangi masada kiminle oturduğu, bazen kanundan daha hızlı sonuç verirdi. Ama bu başka bir şeydi. Bir insan tehdit edilmişti. Belki de çoktan ortadan kaldırılmıştı.
Mert videoyu buluta yüklemek istedi. İnternet kesildi. Ardından telefonu kapandı. Şarjı vardı ama ekran karardı.
Defne’nin yüzü değişti. “Bizi biliyorlar.”
Aşağıdan ayak sesleri gelmeye başladı. Mert çatının diğer ucundaki yangın merdivenini gösterdi. “Koş.”
İkisi paslı merdivenlerden inerken kulübün arka kapısından üç adam çıktı. Defne’nin topuğu merdiven boşluğuna sıkıştı. Mert çömelip ayakkabıyı kurtarmaya çalıştı. Defne, “Bırak, ben bırakırım,” dedi ama sesi titredi.
Mert ilk kez alay etmedi. “Ben bırakmam.”
O üç kelime, ikisinin arasında beklenmedik bir bağ kurdu. Mert ayakkabıyı çekti, Defne yalınayak koşmaya devam etti. Sokağın köşesine vardıklarında bir taksi durdurmak istediler, fakat siyah bir minibüs önlerini kesti. Mert Defne’yi eski bir plak dükkânının açık kalan bodrum kapısından içeri itti.
Dükkânın sahibi, altmışlarında, kır saçlı bir kadındı: Semiha. Mert’i tanıyordu; gençliğinde babasıyla aynı orkestrada çalışmıştı. Onları görünce tek soru sormadan kapıyı kilitledi.
“Yine ışığın peşinden gidip karanlığa mı düştün çocuk?” dedi.
Mert nefes nefese, “Bu kez yanımda biri var,” diye cevap verdi.
Defne, bodrumdaki eski plaklara, afişlere ve tozlu spotlara baktı. “Bizi saklayabilir misiniz?”
Semiha, Defne’nin çamurlu ayaklarına baktı. Sonra raflardan bir çift kırmızı dans ayakkabısı çıkardı. “Saklanmak bazen en gürültülü yerde olur. Bu gece ikinci gösteri var. Cihan, bütün şehri yine kulübe toplayacak. Eğer elinizdeki şey gerçekse, onu fısıldayarak değil, herkesin duyacağı şekilde açığa çıkaracaksınız.”
Mert başını salladı. “Telefon bozuldu. Kayıt gitti.”
Semiha gülümsedi. “Sahne teknisyeni olup da yedek kayıt almadın mı?”
Mert bir an durdu. Sonra yüzüne umutla korkunun karışımı bir ifade yayıldı. Prova sırasında kulübün ana ses masasındaki otomatik arşiv sistemi bütün mikrofon girişlerini kaydediyordu. Koridor mikrofonu normalde kapalıydı, ama o gece Defne’nin talebiyle güvenlik anonsları için açılmıştı. Ses kaydı hâlâ kulübün sunucusunda olabilirdi.
Defne, “Yani geri dönmemiz gerekiyor,” dedi.
Mert ona baktı. “Geri dönmek değil. İçeri sızmak.”