İzmir’in kıyıya yakın eski sanayi mahallesinde, gündüzleri pas kokan depoların arasında geceleri bambaşka bir şehir açılırdı. Tabelalar yanar, terk edilmiş fabrikaların camlarında mor ve mavi ışıklar titreşir, denizden gelen rüzgâr bile müziğin ritmine uymaya çalışırdı. Bu mahallenin kalbinde ise herkesin adını bildiği ama kimsenin sahibini tam olarak tanımadığı bir kulüp vardı: Lale-9.
Mert Aksoy, Lale-9’un ışık teknisyeniydi. Sahneye çıkan kim olursa olsun, herkes alkışı alırken Mert karanlıkta kalırdı. Kendi hayatını da böyle yaşamaya alışmıştı; görünmeden çalışmak, konuşmadan anlamak, sorumluluk almadan gün bitirmek. Babasının borçları yüzünden üniversiteyi bırakmış, mühendislik hayalini kabloların arasına gömmüştü. Yine de ışığı severdi. Çünkü doğru açıdan vurduğunda en yorgun yüz bile bir anlığına güzel görünürdü.
O cuma gecesi kulüp, “Bugün Güzel” adlı retro dans gecesine hazırlanıyordu. Şehirde haftalardır herkes bu etkinliği konuşuyordu; eski plaklar, aynalı toplar, yetmişler kostümleri, sürpriz sanatçılar... Mert içinse sıradan bir mesaiydi. Ta ki kulübün geçici organizasyon sorumlusu olarak gelen kadın, elinde dosyalar ve yüzünde fırtına gibi bir ifadeyle sahne arkasına girene kadar.
Kadının adı Defne Aral’dı. Büyük bir reklam ajansında yaratıcı yönetmendi; Lale-9’daki geceyi ajansın en önemli müşterisi için hazırlıyordu. Soğuk, düzenli ve keskin görünüyordu. Her şeyi listeliyor, herkesi uyarıyor, en küçük gecikmede bakışlarıyla insanı derse kaldırılmış öğrenciye çeviriyordu.
“Bu ışık geçişleri böyle kalamaz,” dedi Mert’e, sahneyi işaret ederek. “İnsanlar burada nostalji yaşayacak, göz muayenesi değil.”
Mert kablonun ucunu dişleriyle sıyırırken ona baktı. “Işıklar konuşmaz, müzik başlayınca anlaşırız.”
Defne kaşını kaldırdı. “Ben anlaşmayı müzik başlayınca değil, prova başlamadan önce severim.”
Aralarındaki ilk kıvılcım romantik değildi; düpedüz sinirdi. Mert, Defne’nin kontrol takıntısından hoşlanmadı. Defne ise Mert’in alaycı sakinliğini profesyonelsizlik sandı. Fakat gece ilerledikçe ikisi de birbirinin işini hafife alamayacağını anladı. Defne bütün kulübü bir hikâye gibi planlamıştı; kapıdaki karşılama kokusundan, sahnede hangi saniye hangi ışığın yanacağına kadar. Mert ise o hikâyeyi görünmez elleriyle canlandırıyordu.
Saat gece yarısına yaklaşırken ana prova başladı. DJ ilk plağı çevirdi, aynalı top döndü, pist boş olduğu halde ışıklar sanki görünmeyen kalabalığı selamladı. Defne bir anlığına sahnenin önünde durdu. Yüzüne amber rengi ışık vurduğunda, Mert onu ilk kez yorgun değil, kırılgan gördü.
Tam o sırada kulübün arka koridorunda kısa ve sert bir tartışma sesi yükseldi. Mert kulaklığını çıkardı. Defne de sesi duymuştu. İkisi aynı anda birbirlerine baktılar.
“Personel kavgasıdır,” dedi Mert, ama sesi emin değildi.
Defne, “Benim etkinliğimde hiçbir kavga personel kavgası değildir,” diyerek koridora yürüdü.
Mert onu durdurmak istedi, fakat o çoktan karanlık geçidin içine girmişti. Peşinden gittiğinde, koridorun sonunda iki adamın birini duvara sıkıştırdığını gördü. Sıkıştırılan kişi, kulübün muhasebecisi Nadir’di. Adamlar takım elbiseliydi ama geceye ait değillerdi; fazla temiz, fazla sessiz, fazla tehlikeli görünüyorlardı.
Nadir titreyerek, “Ben sadece imzaları gördüm,” diyordu. “Kasadaki para benim meselem değil.”
Uzun boylu adam fısıldadı: “Gören insanın iki seçeneği vardır. Ya unutmak ya da unutulmak.”
Mert refleksle telefonunu çıkardı. Aslında polisi arayacaktı, ama eli yanlışlıkla kamera kaydına bastı. Defne nefesini tuttu. Tam o anda arka kapı açıldı, içeriden kulübün sahibi olarak bilinen ama aylardır ortalarda görünmeyen Cihan Berke girdi. Adamları görünce kızmak yerine sakinleşti.
“Misafirlerimiz korkmasın,” dedi Cihan. “Bu gece herkes dans edecek.”
Defne’nin topuğu zeminde hafifçe ses çıkardı. Uzun boylu adam başını çevirdi. Mert, Defne’nin bileğini tutup onu eski dekor panellerinin arkasına çekti. İkisi nefeslerini tutarken, telefon kaydı hâlâ açıktı.