Gece yarısı Lacivert Neon’a döndüklerinde yağmur başlamıştı. Kuzey ilk kez kravatını gevşetmişti; Ada ise telefonunun fenerini açmış, sahnedeki aynalı duvarı inceliyordu. Kulüp, gündüz ölü görünüyordu; geceyse hatırlayan bir canlı gibiydi.
“Anneniz gerçekten kayıp mı?” diye sordu Ada.
Kuzey bir süre cevap vermedi. “Ben sekiz yaşındayken gitti. Babam onun bir sanat kaçakçısına âşık olduğunu söyledi. Amcam da bunu doğruladı. Sonra şirket bana kaldı sanıyordum, meğer ben şirkete kalmışım.”
Ada bu cümlede kendine benzeyen bir kırık duydu. “Ben de babamın suçlu olduğuna inanmamak için yıllarca kendime kızdım. İnsan bazen sevdiğini savununca aptal görünmekten korkuyor.”
Tam o sırada sahnenin altından bir tıkırtı geldi. İkisi de sustu. Zemindeki gizli kapak bu kez kendiliğinden açıldı. İçeriden yaşlı bir adam çıktı; saçları bembeyaz, yüzünde yılların korkusuyla çizilmiş derin yollar vardı.
“Mert Savaş,” dedi Ada nefesini tutarak.
Adam titreyen ellerini kaldırdı. “Ben öldüm sanmaları gerekiyordu. Yoksa hepinizi öldürürlerdi.”
Kuzey öne çıktı. “Annem nerede?”
Mert’in gözleri doldu. “Selin Hanım sizi kurtarmak için gitti. Tablo yüzünden değil. Tablonun arkasındaki mikrofilm yüzünden.”
Gerçek, paslı bir kapı gibi ağır ağır açıldı. On iki yıl önce Berlin’den gelen tablo sahte bir sanat operasyonunun parçasıydı. Rauf Arman ve bazı liman yetkilileri, şirket üzerinden kara para aklıyordu. Ada’nın babası bunu fark etmiş, Selin Arman da belgeleri tablo çerçevesine saklamıştı. Mert tanık olmuştu. Plan, belgeleri savcılığa götürmekti. Ama o gece kulüpte baskın olmuş, Ada’nın babası tuzağa düşürülmüş, Mert kaçmış, Selin ise ortadan kaybolmuştu.
“Tablo nerede?” dedi Ada.
Mert sahnenin arkasındaki aynaya baktı. “Herkes tabloyu limanda aradı. Oysa en güvenli yer, herkesin baktığı ama kimsenin görmediği yerdi.”
Aynanın kenarındaki vidaları söktüler. Arkasında toza bulanmış, dar bir çerçeve çıktı: Kadın ve beyaz sansar. Kuzey’in ofisindeki reprodüksiyonun aslıydı. Ada tabloyu kaldırınca arkasında ince metal bir tüp buldu. Mikrofilm hâlâ oradaydı.
Ama zafer bir saniye sürdü. Kulübün ışıkları birden yandı. Disko topu dönmeye başladı. Eski hoparlörlerden cızırtılı bir müzik yükseldi. Kapıda Rauf Arman ve iki adamı belirdi.
“Ne güzel,” dedi Rauf. “Aile toplantısı ve tarih dersi aynı anda.”
Mert geri çekildi. Kuzey, Ada’nın önüne geçti. Rauf silahını çıkarıp tabloya doğrulttu.
“Belgeleri verin. Yoksa önce geçmişi yakarım, sonra geleceğinizi.”
Ada o an babasının eski sözünü hatırladı: “Bir sınıfta herkes susuyorsa, öğretmen en sessiz öğrenciden başlar.” Kulübün tavanındaki yangın sistemine baktı. Sonra Kuzey’e fısıldadı: “Dersi ben anlatacağım, sınavı sen başlat.”