İstanbul’un rüzgârı en çok da unutulmuş binaların arasından geçerken acımasız olurdu. Eski Karaköy iskelesinin arkasındaki “Lacivert Neon” kulübü on iki yıldır kapalıydı; tabelasındaki son iki harf yanmıyor, kapının üstünde martılar nöbet tutuyordu. Ama o gece içeride müzik yokken bile yer titriyordu.
Ada Yalın, elindeki paslı anahtarı kilide sokarken “Bugün güzel bir gün olacak,” diye fısıldadı. Bunu her sabah söylerdi. Kötü günleri kandırmak için bulunmuş çocukça bir cümleydi; ama Ada çocuk değildi. Yıllar önce bir soruşturma dosyasına yanlış tanık yazılmış, babası yolsuzluktan suçlanmış, annesi utançtan mahalleyi terk etmişti. Ada ise büyüyüp edebiyat öğretmeni olmuş, öğrencilerine adaletin kelimelerle de aranabileceğini anlatmıştı. Şimdi ise kelimeler yetmiyordu.
Kulübün sahnesinde tozdan griye dönmüş bir disko topu asılıydı. Ada, babasının ölümünden sonra kalan tek ipucunu avucunda sıktı: “Neon’un kalbini çevir. Tanık orada.” Bu cümle eski bir peçetenin arkasına yazılmıştı. Babasının el yazısı değildi ama babasının sakladığı kasanın içinden çıkmıştı.
Ada disko topuna uzandı. Top döndüğünde tavana değil zemine ışık saçtı. Parkelerin bir kısmı tık diye açıldı. İçinde küçük bir metal kutu, kutunun içinde de bir USB bellek vardı. Tam o anda arkasından bir ses geldi.
“Orası yangın tehlikesi nedeniyle mühürlü. Ve siz mühür kırdınız.”
Ada döndüğünde takım elbiseli, yüzünde ifadesiz bir adam gördü. Kuzey Arman. Liman bölgesini satın alan dev şirketin operasyon müdürüydü. Şirketin planı basitti: kulübü yıkıp yerine camdan bir plaza yapmak. Ada’nın planı ise daha basitti: yıkılmadan önce gerçeği bulmak.
“Beni polise verebilirsiniz,” dedi Ada. “Ama önce bunu izlemeniz gerek.”
Kuzey alaycı bir tebessümle bakarken USB’yi aldı. Eski barın arkasındaki kırık ekran hâlâ çalışıyordu. Görüntü açıldığında on iki yıl önceki kulüp belirdi. Genç bir garson kameraya eğildi. Yüzü korku içindeydi.
“Ben Mert Savaş. Eğer bu kayıt bulunursa bilin ki Yalın Hoca suçsuz. Para kasaya onun tarafından değil, şirket adına gelen biri tarafından kondu. Ve kayıp tablo… tablo hâlâ burada değil, limandaki depoda.”
Kayıt cızırdadı, görüntü dondu. Son karede garsonun arkasında bir kadın silueti vardı; beyaz kürk yakalı bir manto giymiş, kolunun altında ince uzun bir paket taşıyordu.
Kuzey’in yüzündeki soğuk ifade ilk kez çatladı. Çünkü o mantoyu tanıyordu. O kadın, yıllardır kayıp olan annesi Selin Arman’dı.