Kulenin bodrumu, şehrin unutmak istediği her şey gibi nemliydi. Defne gece yarısı Baran’la birlikte arşiv odasına indi. Baran’ın kamerasında gece görüş modu açıktı. Defne’nin elinde Ege’nin verdiği anahtar vardı.
Kapı zor açıldı. İçeride eski proje dosyaları, çürümüş tahta raflar ve üzeri tozla kaplı metal kutular vardı. Duvarlarda rutubet çiçek gibi açmıştı. Defne, babasının el yazısını arıyordu. Onu okul defterlerinden, alışveriş listelerinden, doğum günü kartlarından tanırdı.
Sonunda bir klasör buldu: “Kule Mekanik Sistem İncelemesi - Aral Restorasyon.” İçinde çizimler, fotoğraflar ve babasının notları vardı. Bir sayfanın köşesine kırmızı kalemle yazılmıştı:
“Üçüncü kat mekanizma boşluğu gerçek ölçülerle uyuşmuyor. Gizli hacim mevcut. Sandık izleri. Tarihî eser saklama ihtimali.”
Defne’nin gözleri doldu. Babası deli değildi. Abartmamıştı. Yalan söylememişti.
Baran başka bir kutudan eski bir kaset çıkardı. Üzerinde tarih vardı. Defne’nin on iki yaşında olduğu yıl. Kaseti dijitale çevirmek zaman alacaktı ama Baran küçük oynatıcısını yanında getirmişti. Cızırtılı sesler arasında bir konuşma duyuldu. Babasının sesi titrek ama kararlıydı:
“Bu kuleyi depo gibi kullanmışlar. İçeride eserler var. Belediyeye bildireceğim.”
Ardından başka bir ses geldi. Genç, korkmuş bir ses: “Yapmayın Orhan Bey. Bu işin arkasında büyük insanlar var.”
Defne nefesini tuttu. Bu ses Ege’ye aitti.
Kasette bir darbe sesi, ardından karışıklık vardı. Sonra kayıt kesildi.
Baran kamerayı indirdi. “Defne, bu kanıt olur. Ama eksik. Babanın başına ne geldiğini göstermiyor.”
O sırada yukarıdan ayak sesleri duyuldu. Defne ışığı kapattı. Kapının altından iki gölge geçti. Bir erkek sesi konuştu:
“Yarın gece açılışta kız da gelirse sorun çıkarır.”
Diğer ses yaşlı kadına aitti. “Ege onu oyalar. Oyalamazsa, kulenin eski korkulukları hâlâ zayıf. Bir kaza daha olur.”
Defne’nin kanı çekildi. Bir kaza daha.
Baran, fısıltıyla “Çıkmalıyız,” dedi.
Ama kapı açıldı. Siyah eldivenli adamlardan biri içeri girdi. Baran kamerayı saklamaya çalıştı, adam onu gördü. Kısa bir boğuşma oldu. Defne raftan ağır bir metal kutu alıp adamın koluna vurdu. Adam bağırdı. İkisi de koridora fırladı.
Merdivenlere koştular ama yukarıdan başka biri iniyordu. Ege.
Defne bir an duraksadı. Baran onu çekiştirdi. Ege ellerini kaldırdı.
“Benimle gelin. Arka tünel var.”
“Yalan söylüyorsun!” dedi Defne.
Ege’nin yüzü acıyla kasıldı. “Evet, çok yalan söyledim. Ama şu an yaşaman için tek yol benim bildiğim yol.”
Arkalarından adamların sesleri yaklaşıyordu. Defne’nin seçim yapacak zamanı yoktu. Ege’nin peşinden dar bir taş geçide girdiler. Tünel, kulenin altından eski tramvay deposuna çıkıyordu. Dışarı vardıklarında yağmur başlamıştı.
Baran nefes nefese, “Kayıt bende,” dedi. “Ama kameranın hafıza kartı düşmüş olabilir.”
Ege, Defne’ye döndü. Yağmur saçlarından yüzüne akıyordu. “Babanın ölümünden sonra sustum. Korktum. Sonra bu insanlar beni kendi içlerine aldılar. Borçlandırdılar. Tehdit ettiler. Ben kahraman değilim, Defne. Ama bu gece kaçarsan, onlar kazanacak.”
Defne ona baktı. Aşk değildi bu, güven de değildi. Daha karmaşık, daha tehlikeli bir şeydi: Bir insanın yıkıntıları arasında hâlâ işe yarar bir taş bulma ihtimali.
“Yarın açılışa geleceğim,” dedi Defne. “Ama sen beni oyalamayacaksın. Ben seni kullanacağım.”
Ege ilk kez hafifçe gülümsedi. “Hak ettiğim ders bu galiba.”
Tam o anda Baran’ın telefonu titredi. Ekranda bilinmeyen bir numaradan gelen mesaj vardı:
“Kaydın tamamı bizde. Açılışta yayınlanırsa annenin dükkânı yanar.”
Defne yağmurun altında gözlerini kapattı. Kule sadece geçmişi değil, sevdiği herkesi rehin almıştı.