Ertesi sabah Defne ofise gitmedi. Annesinin Karşıyaka’daki küçük terzi dükkânına sığındı. Telefonu susmuyordu. Ege arıyor, mesaj atıyordu. “Konuşmalıyız.” “Gördüğün şey sandığın gibi değil.” “Tehlikedesin.”
Defne bu son mesaja güldü. Tehlikede olduğunu söyleyen adam, tehlikenin tam ortasında duran adamdı.
Öğleden sonra ofisten bir e-posta geldi. İnsan kaynakları, Defne’nin “proje verilerini izinsiz kopyaladığı ve gizlilik sözleşmesini ihlal ettiği” gerekçesiyle disiplin kuruluna sevk edildiğini bildiriyordu. E-postanın ekinde güvenlik kamerasından alınmış bir görüntü vardı: Defne gece kulede koşarken, elindeki tabletle merdivenlerden iniyordu. Sanki hırsız oydu.
Annesi, makas tuttuğu elini masaya bıraktı. “Babanın başına geleni sana da yapıyorlar,” dedi.
Defne’nin içindeki korku, yavaş yavaş başka bir şeye dönüştü. Öfkeye.
Aynı akşam, eski sınıf arkadaşı Baran’ı aradı. Baran, gazetecilik okumuş ama büyük medya yerine bağımsız bir video kanalı kurmuştu. Şehirdeki yolsuzlukları, unutulmuş mahalleleri, satılan tarihi binaları anlatıyordu. Herkes ona idealist diyordu; o ise “inatçı” kelimesini tercih ediyordu.
Defne kulede gördüklerini anlattı. Baran önce sessiz kaldı. Sonra bilgisayarının tuşlarına hızlı hızlı basmaya başladı.
“Kürklü kadın portresi dedin, değil mi?” diye sordu.
“Evet. Küçük bir tabloydu. Yaşlı kadın Berlin dedi.”
Baran ekrana eğildi. “On yıl önce Almanya’da özel bir koleksiyondan kaybolan bir eser var. Resmî adı farklı ama basın ona ‘Kürk Mantolu Leydi’ demiş. Türkiye’ye sokulduğu iddiası hiç kanıtlanamadı.”
Defne’nin boğazı kurudu. “Ege neden böyle bir işe karışsın? Zaten zengin.”
“Zengin olmak yetmez,” dedi Baran. “Bazıları şehirleri, bazıları geçmişi, bazıları da insanların suskunluğunu satın almak ister.”
Plan yaptılar. Defne disiplin toplantısına gidecek, Ege’nin ne teklif edeceğini öğrenecek, Baran da ofisin ve kulenin çevresinde araştırma yapacaktı. Kanıt olmadan hiçbir şey yayınlanamazdı. Defne’nin tanıklığı önemliydi ama tek başına onu bitirirlerdi.
Ertesi gün Defne ofise girdiğinde herkes ona bakıyordu. Kimisi acıyarak, kimisi merakla, kimisi de “bulaşmasaydın” der gibi. Toplantı odasında Ege yalnızdı. İnsan kaynakları yoktu, avukat yoktu.
“Kapıyı kapat,” dedi Ege.
Defne kapının yanında durdu. “Beni suçladığınız toplantı nerede?”
Ege masasının üzerinden bir dosya uzattı. “İstifa mektubu. İmzalarsan hakkında işlem başlatmayız. Üç aylık maaşını da öderiz.”
Defne dosyaya dokunmadı. “Ya imzalamazsam?”
Ege ayağa kalktı. İlk kez patron gibi değil, uykusuz bir insan gibi görünüyordu. “O zaman seni koruyamam.”
“Beni kimden koruyacaksınız? Kendinizden mi?”
Ege cevap vermedi. Camın arkasında şehir parlıyordu. Defne, onun gözlerinde kısa bir pişmanlık kıvılcımı gördü. Bu onu daha çok kızdırdı. Çünkü kötü insanların tamamen kötü olması kolaydı; içlerinde çatlak varsa, insan o çatlağın ardında bir kurtuluş hayal ediyordu.
Tam çıkacakken Ege alçak sesle konuştu:
“Baban kulenin ilk ihalesinde bazı belgeler bulmuştu. O yüzden susturuldu. Ben de o zaman stajyerdim. Hiçbir şey yapamadım.”
Defne dondu.
Ege devam etti: “Bu kez tabloyu açılış gecesi dışarı çıkaracaklar. Ben onları yakalatmak için içeride kalmaya çalışıyorum.”
Defne’nin kalbi hızlandı. Bu bir itiraf mıydı, yoksa yeni bir tuzak mı?
Ege masaya küçük bir anahtar bıraktı. “Kulenin bodrumunda eski arşiv odası var. Cevap istiyorsan oraya bak. Ama kimseye güvenme. Bana bile.”
Defne anahtarı aldı. Odadan çıkarken aklında tek bir soru vardı: Bir yalancı doğruyu söylediğinde, insan bunu nasıl anlar?