İzmir’in eski liman mahallesinde, denize sırtını dönmüş bir saat kulesi vardı. Resmî kayıtlarda “endüstriyel miras” diye geçiyor, mahalledeyse herkes ona “Kör Kule” diyordu; çünkü dört yüzündeki saatlerin hepsi farklı bir zamanı gösterirdi.
Defne Aral, yirmi altı yaşında, mimarlık fakültesini burslarla bitirmiş, iyi çizim yapan ama toplantılarda sesi titreyen biriydi. Üç ay önce, ülkenin en parlak restorasyon ofislerinden biri sayılan Mavi Hat Mimarlık’ta işe başlamıştı. Ofisin patronu Ege Sancak ise gazetelerin sevdiği türden bir adamdı: yakışıklı, sakin, pahalı takım elbiseli, eski binaları “şehir hafızası” diye anlatırken kameraya bakmayı bilen biri.
O sabah Defne’ye beklemediği bir görev verildi.
“Bu gece kulede olacaksın,” dedi Ege, toplantı masasının başında. “Yeni projenin akustik ölçümleri var. Kuleyi kültür merkezine dönüştürüyoruz. Açılışta bir gece diskosu olacak. Eskiyle yeniyi çarpıştıracağız.”
Masanın etrafındakiler gülümsedi. Defne gülümseyemedi. Kuleyi biliyordu. Babası yıllar önce o kulenin restorasyon ihalesine girmiş, sonra ihaleden çekilmiş, ardından iflas etmişti. Evlerinde aylarca tek konuşulan şey “o kulede dönen işler” olmuştu. Babası ölmeden önce Defne’ye yalnızca şunu söylemişti: “Bir bina bazen insanlardan daha iyi tanıklık eder.”
Gece kuleye gittiğinde içerisi beklediğinden daha canlıydı. Zemin katta ışık denemeleri yapılıyordu. Mor, mavi ve yeşil neonlar taş duvarların üzerinde dalgalanıyor, eski mekanizmanın paslı dişlileri bir sahne dekoru gibi parlıyordu. DJ kabininde genç bir kadın ritim deniyordu. Bas sesi, kulenin göğsünde saklanmış bir kalp gibi atıyordu.
Defne, elindeki tabletle ölçüm yaparken üst katlardan birinde boğuk bir tartışma duydu. Normalde görmezden gelirdi. Yeni çalışanların en önemli yeteneği buydu: duymamak. Ama babasının sesi zihninde yeniden fısıldadı.
Bir bina tanıklık eder.
Merdivenlerden sessizce çıktı. Üçüncü katta, saat mekanizmasının arkasındaki dar odanın kapısı aralıktı. İçeride Ege Sancak vardı. Yanında tanımadığı yaşlı bir kadın ve siyah eldivenli iki adam duruyordu. Masanın üzerinde büyük, ahşap bir sandık açılmıştı. Sandığın içinden, loş ışıkta parlayan küçük bir tablo görünüyordu: kürklü bir kadın portresi. Kadının gözleri, sanki yüzyıllardır saklandığı yerden çıkıp Defne’ye bakıyordu.
Yaşlı kadın sert bir sesle konuştu: “Berlin’deki alıcı sabırsız. Bu eser yarın gece buradan çıkacak. Açılış kalabalığı en iyi perde.”
Ege’nin yüzü ilk kez kameralardaki gibi değildi. Gergindi.
“Ben sadece mekânı sağlıyorum,” dedi. “Kaçakçılık kısmı sizin işiniz.”
Defne’nin nefesi kesildi. Ayağının altındaki tahta gıcırdadı. İçerideki üç kişi aynı anda kapıya döndü.
Defne kaçtı. Merdivenlerden inerken tabletini düşürdü, telefonunu el yordamıyla çıkardı ama ekranı kırıldı. Zemin kattaki neonların arasına karışıp dışarı fırladı. Arkasından Ege’nin sesi geldi:
“Defne! Dur, açıklayabilirim!”
O durmadı. Kule, arkasında müzikle inlerken Defne ilk kez şunu anladı: Bazen insan hayatının en büyük dersi, yanlış kapının ardında başlar.