Nil, Efe’nin arabasında boğaz yolundan geçerken telefonunu kapalı tutuyordu. Şehir uyanmış, kimse onun bir gecede suçluya dönüştüğünü bilmiyormuş gibi vapurlar çalışmaya başlamıştı.
“Beni saklaman seni de yakar,” dedi Nil.
Efe direksiyona bakıyordu. “Zaten yanmış bir evde büyüdüm ben. Sadece dumanı geç fark ettim.”
Onu, Balat’ta eski bir terzihaneye götürdü. Burası Efe’nin hukuk fakültesinden arkadaşı Meryem’in ofisiydi. Meryem, bağımsız gazeteciydi; kapıda onları görünce hiç şaşırmadı.
“Demek defter sizde,” dedi. “O zaman zamanımız az.”
Nil bir an durdu. “Sen mesaj atan kişi misin?”
Meryem başını salladı. “Hayır. Ama mesajların geleceğini biliyordum. Çünkü aynı dosyanın peşindeyim.”
Meryem’in anlattıkları, Nil’in yıllardır taşıdığı yasın altına bambaşka bir ağırlık ekledi. Neon Kırlangıç, bir dönem yalnızca eğlence mekânı değildi; politikacılar, müteahhitler, emniyet içinden isimler burada gizli anlaşmalar yapmıştı. Rıza Aras, borçlarını kapatmak için başta göz yummuş, sonra bir gece kızıl saçlı kadının zorla susturulduğuna tanık olunca her şeyi kaydetmeye başlamıştı.
“Kızıl kadın kim?” diye sordu Nil.
Meryem bilgisayarını çevirdi. Ekranda yaşlanmış ama hâlâ dik bakışlı bir kadın vardı. “Suna Derin. Eski sahne kostümcüsü. Resmî kayıtlarda 2014’te Berlin’e taşınmış görünüyor. Ama geçen ay İstanbul’a giriş yaptı. Sonra kayboldu.”
Efe defteri masaya koydu. “Onu bulmalıyız.”
Meryem acı acı güldü. “Siz onu bulmadan onlar sizi bulacak.”
Tam o sırada terzihanenin sokağında siyah bir minibüs durdu. Camdan bakan Nil, iki adamın kapıya yöneldiğini gördü. Meryem ışıkları kapattı, arka merdiveni gösterdi.
Kaçarken Nil’in telefonu bir an açıldı; bilinmeyen numaradan yeni mesaj düştü:
“Bugün güzel olabilir. Eğer korkmazsan.”
Mesajın altında bir konum vardı: Haydarpaşa Garı’nın terk edilmiş bekleme salonu.
Nil, merdiven boşluğunda Efe’nin kolunu tuttu. “Bu tuzak olabilir.”
Efe ona baktı. “Olabilir. Ama bazı tuzaklar, kaçtığın kafesten daha geniştir.”
Haydarpaşa’ya vardıklarında akşam çökmüştü. Garın boş salonunda kırık camlardan rüzgâr sızıyor, duvarlardaki eski saatler hep aynı dakikada durmuş gibi görünüyordu. Nil, çocukken babasıyla burada simit yediğini hatırladı. O zamanlar dünya daha basitti; tren gelirdi, insan binerdi, bir yere varırdı.
Salonun ortasında bir kadın bekliyordu. Başında gri bir eşarp vardı ama eşarbın altından kızıl saç telleri görünüyordu.
“Suna?” dedi Nil.
Kadın döndü. “Rıza’nın kızı gözlerinden belli olurdu.”
Nil’in boğazı düğümlendi. “Babam nerede?”
Suna’nın cevabı, garın tavanında yankılanan bir taş gibi düştü.
“Yaşıyor olabilir. Ama onu bulmak istersen, önce beni mahkemeye sağ götürmen gerek.”