Rüzgâr’ın Beyoğlu’ndaki küçücük prodüksiyon ofisi, bilgisayar kabloları, kahve bardakları ve duvara asılmış şehir haritalarıyla doluydu. Mina ilk kez oraya geldiğinde kendini bir dedektifin dağınık zihnine girmiş gibi hissetti. Masanın üzerinde Neon Oda’dan kurtarılan kasetlerden biri duruyordu. Üzerinde solmuş bir etiket vardı: “Gece Dersi - 14 Mayıs 1987.”
“Gece Dersi mi?” diye sordu Mina.
Rüzgâr kaseti dijitalleştirmek için eski bir oynatıcıya yerleştirdi. “O dönem bazı kulüplerde gizli toplantılara böyle denirmiş. Dans gecesi gibi görünür, içeride politikacılar, polisler, iş insanları anlaşma yaparmış.”
Ekran cızırdadı. Önce karanlık, sonra mavi ışıklar, sonra sahnede kırmızı ceketli genç bir kadın belirdi. Mina nefesini tuttu. Annesiydi. Mikrofonu eline almış, seyircilere bakıyordu.
“Bugün güzel,” diyordu kadın. “Çünkü ilk kez korkmadan konuşacağız.”
Görüntü bozuldu. Ardından masada oturan üç adam seçildi. İçlerinden biri genç Yaman Koral’dı. Diğeri o dönemin ünlü emniyet müdürü. Üçüncü adamın yüzü gölgede kalıyordu.
Sesler karışık olsa da tek bir cümle net duyuldu: “Kulübü yakarız, defter kapanır.”
Mina sandalyesine çöktü. “Annem kaçmadı…”
Rüzgâr yavaşça, “Belki de saklandı,” dedi.
Mina ona sertçe baktı. “Bana umut verme.”
“Umut değil. Kanıt arıyorum.”
O an ofisin karşı binasındaki camda bir parıltı gördüler. Bir kamera lensi. Rüzgâr Mina’yı yere çekti. Cam kırıldı, duvara bir kurşun saplandı. İkinci kurşun bilgisayar ekranını parçaladı. Kasetin dijital kopyası yanmak üzere olan devrenin içinde kayboldu.
Rüzgâr, Mina’yı arka kapıdan çıkarıp dar merdivenlere sürükledi. Aşağı inerken Mina’nın eli onun eline kenetlendi. Tehlikenin ortasında bu temas ikisini de şaşırttı. Sokakta koşarken siren sesleri duyuldu ama takip eden siyah araç daha yakındı.
Bir plak dükkânına sığındılar. Dükkân sahibi, beyaz sakallı, gözleri cin gibi parlayan yaşlı bir adamdı. Rüzgâr onu “Kemal Abi” diye tanıttı.
Kemal Abi kapıyı kilitleyip kepengi indirdi. “Sedef Çemberi yine mi uyandı?”
Mina hemen sordu: “Annem Zeren Alaz’ı tanıyor muydunuz?”
Yaşlı adamın yüzü değişti. Rafların arasından küçük bir kutu çıkardı. İçinden yarısı yanmış bir fotoğraf ve Berlin damgalı bir kartpostal aldı. Kartpostalda tek cümle yazıyordu: “Kızım dersini iyi öğrensin; susmak da suçtur.”
Mina’nın sesi kısıldı. “Bu annemin yazısı.”
Kemal Abi başını salladı. “Zeren yangından sağ çıktı. Ama seni korumak için öldü sanılmayı seçti. Yaman Koral’ın elinde başka bir kayıt vardı. Eğer ortaya çıkarsa sadece kendisi değil, devletin ve şirketlerin kirli ortaklığı da yanardı.”
“Annem nerede?”
Kemal Abi cevap vermeden önce dışarıdan kepenge üç sert darbe indi. Ardından tanıdık bir kadın sesi duyuldu.
“Kapıyı açın. Ben Ada.”
Mina koştu ama Rüzgâr kolundan tuttu. “Bekle.”
Kapının altından içeri küçük bir zarf itildi. Üzerinde Mina’nın adı yazıyordu. İçinde Ada’nın öğrenci kartı ve kan bulaşmış bir not vardı:
“Son ders yarın. Neon Oda. Gelmezsen kız ölür.”