Yağmur, Kadıköy’deki eski Akasya Pasajı’nın çatısından sızıp merdivenlere ince ince damlıyordu. Gündüzleri telefon kılıfı, ucuz parfüm ve ikinci el kitap satan dükkânlarla dolu olan pasaj, gece yarısından sonra başka bir şeye dönüşürdü: kapalı kepenklerin ardında fısıltılar çoğalır, duvarların boyası nemle kabarır, bodrum katından ise yıllardır susturulmuş bir müzik yükselirdi.
Mina Alaz, o müziği ilk kez çocukken duymuştu. Babası, pasajın kapıcısıydı; annesi ise çoktan gitmiş, geride kırmızı pullu bir ceket ve “Bazı günler güzeldir, çünkü onları biz güzel yaparız,” yazılı bir not bırakmıştı. Mina büyümüş, tarih öğretmeni olmuş, gündüzleri özel bir kolejde öğrencilere Osmanlı arşiv belgelerini anlatırken geceleri pasajın bodrumundaki “Neon Oda”yı temizlemeye devam etmişti.
Neon Oda, 1970’lerden kalma küçük bir dans kulübüydü. Aynalı küresi paslanmış, bar tezgâhı çatlamış, duvarlarında isimsiz gençlerin siyah beyaz fotoğrafları asılıydı. Fakat asıl hazine, sahnenin arkasındaki kilitli dolapta saklıydı: İstanbul’un gece hayatına, kaybolan kulüplerine, yasaklanan plaklarına ve kimsenin konuşmadığı yangınlara dair kasetler, günlükler, fotoğraflar.
Mina bu arşivin, şehrin unutulmuş kalbi olduğuna inanıyordu.
O gece dolabın kilidini kontrol ederken kapının eşiğinde birini gördü. Uzun paltolu, ıslanmış saçlarını geriye tarayan bir adam. Elinde küçük bir kamera çantası vardı.
“Kapalıyız,” dedi Mina.
Adam gülümsedi. “Ben açık olan yerleri çekmem zaten. Kapanmış, terk edilmiş, utanılmış yerleri çekerim.”
“Gazeteci misiniz?”
“Hayır. Belgeselciyim. Adım Rüzgâr.”
Mina cevap vermeden ışığı kapatmak üzereydi ki adam, duvardaki fotoğraflardan birine yaklaştı. Fotoğrafta genç bir kadın kırmızı pullu ceketle gülümsüyordu. Mina’nın annesi.
Rüzgâr fotoğrafın altındaki tarihi okudu. “1987. Yangından bir hafta önce.”
Mina’nın eli havada kaldı. “Hangi yangın?”
Rüzgâr ona döndü. “Bilmiyor musunuz? Bu kulüp kapanmadı. Susturuldu.”
O anda üst kattan sert bir gürültü geldi. Bir kepenk kırılmış, pasajın boş koridorlarında ayak sesleri yankılanmaya başlamıştı. Mina refleksle dolabın önüne geçti. Rüzgâr kamerasını açtı.
Merdivenden üç kişi indi. Yüzlerinde maske, ellerinde metal çubuklar vardı.
En öndeki, “Dolabı aç,” dedi. “Bugün güzel bir gün olsun. Kimse üzülmesin.”
Mina anahtarı avucunda sıkarken ilk kez anladı: Annesinin fotoğrafı, kasetler, o unutulmuş yangın… Hepsi birilerinin hâlâ korktuğu bir sırrın parçasıydı.