Mina Yalçın, İstanbul’un en soğuk plazalarından birinde, herkesin unuttuğu dosyaları düzenleyen bir arşiv uzmanıydı. Onu görenler, düzgün topuzu, gri hırkası ve fazla konuşmayan haliyle şirketin görünmez eşyalarından biri sanırdı. Oysa Mina’nın asıl yeteneği, insanların sakladığı boşlukları okumaktı: Eksik imzalar, yanlış tarihler, değişmiş kamera kayıtları, fazladan susan tanıklar...
Çalıştığı Arel Holding, dışarıdan bakınca teknoloji yatırımları ve sanat sponsorluğuyla parlayan bir imparatorluk gibiydi. İçeride ise herkes CEO Emir Arel’in adını fısıltıyla söylerdi. Emir gençti, soğukkanlıydı, toplantı odasına girdiğinde klimalar bile daha sessiz çalışırdı. Mina, ona ilk kez bodrum arşivinde rastlamıştı. Emir, elinde eski bir anahtar tutuyor, yirmi yıl önce kapanmış “Neon Kuyu” adlı gece kulübüne ait dosyaları arıyordu.
“Bu raflara kimse inmez sanıyordum,” demişti Mina.
Emir gözlerini kaldırmış, kadının fark edilmeye alışık olmayan yüzüne dikkatle bakmıştı. “Demek ki ikimiz de kimsenin görmek istemediği şeylerin peşindeyiz.”
O gün Mina, aradığı dosyada tuhaf bir şey gördü: 2004 yılının yılbaşı gecesinde Neon Kuyu’da çıkan izdihamda öldüğü söylenen bir dansçının ölüm raporu. Resmî kayıtlara göre kadın düşüp başını çarpmıştı. Ama dosyanın arasında sıkışmış fotoğrafta, kadının boynunda ince bir gümüş zincir, zincirin ucunda ise beyaz bir gelincik figürü vardı. Aynı figür, holdingin bu ay açacağı sanat sergisinin amblemiydi.
Emir dosyayı Mina’nın elinden aldı. Sesi ilk kez çatladı. “Bunu nerede buldun?”
Mina, patronunun gözlerinde ilk defa emir değil, korku gördü. Tam cevap verecekken arşivin ışıkları titredi. Eski hoparlörlerden, yıllardır çalışmaması gereken bir sistemden boğuk bir disko ritmi yükseldi. Ardından bir kadın sesi duyuldu:
“Beni gömenler hâlâ dans ediyor.”
Mina dondu. Emir ise fısıldadı: “Bu ses... annemin sesi.”