Kaan, polisi aramaları gerektiğini söyledi. Mina ise polisin yıllar önce de arandığını, hiçbir şey bulamadığını hatırlattı. Üstelik babasının kaybolduğu dosyanın üzerine kocaman bir “takipsizlik” damgası vurulmuştu. Bu şehirde bazı kapılar resmi mühürle değil, korkuyla kapanırdı.
Gece yarısı, İstiklal’in arka sokaklarında unutulmuş bir bina önünde buluştular. Neon Kuyu’nun tabelası kırılmıştı ama bazı harfler hâlâ yanıp sönüyordu: N... KU... Sanki bina kendi adını unutmuştu.
İçeri girdiklerinde toz kokusuna eski parfüm, rutubet ve yanmış kablo kokusu karıştı. Sahnenin üzerindeki disko topu, ay ışığını parçalayarak duvarlara dağıtıyordu. Mina’nın kalbi, çocukluğunda annesinin mırıldandığı melodinin ritmine uymaya başladı.
Kulübün ortasında bir sandalye vardı. Sandalyede, ağzı bantlı, elleri bağlı bir adam oturuyordu. Kaan hemen koştu. Adamın cebinden bir kart çıktı: “Yusuf Sener - Ses Teknisyeni.”
Mina bandı söktüğünde adam nefes nefese, “Kayıtları arıyorlar,” dedi. “Babanın duruşma kaydını… O gece mahkemede söylenmeyen şeyleri.”
“Babam nerede?” diye sordu Mina.
Yusuf’un gözleri sahnenin arkasındaki perdeye kaydı. “O gece kimse kaybolmadı. Bazıları saklandı, bazıları saklandı sanıldı. Ama asıl tanık…”
Cümlesini bitiremeden tavandan bir gürültü koptu. Disko topu yerinden sökülüp düştü ve Yusuf’un hemen yanındaki zemini parçaladı. Işıklar söndü. Karanlıkta biri fısıldadı:
“Hüküm, tanıkla değil, kurbanla tamamlanır.”
Mina, Kaan’ın elini tuttu. Bu refleks ikisini de şaşırttı. Kaan karanlıkta ona yaklaşıp, “Çıkış sol tarafta,” dedi.
Mina ise sahnenin arkasındaki perdeye bakıyordu. Perdenin altında ışık sızıyordu. Korkunun altında öfke vardı ve öfke, ilk kez korkudan daha güçlüydü.
Perdeyi açtıklarında duvarda eski bir mahkeme salonunun projeksiyonu belirdi. Görüntüde Mina’nın babası gençti. Kürsüde titriyordu. Hakim, “Tanık, gördüğünüz kişiyi teşhis ediyor musunuz?” diye soruyordu.
Babası kameraya değil, salonun arkasına bakıp tek kelime söyledi:
“Mina.”
Oysa Mina o tarihte henüz doğmamıştı.