Mina Ersoy, Beyoğlu Belediyesi’nin bodrum katındaki arşiv odasında çalışıyordu; günleri sararmış ruhsat dosyaları, kapanmış işletmelerin mühür tutanakları ve kimsenin hatırlamadığı şikâyet dilekçeleri arasında geçiyordu. Üst kattaki ofislerde herkes onun sessizliğini “uyumlu memur” diye yorumlardı. Oysa Mina, susmayı babasından öğrenmişti. Babası, yıllar önce bir mahkemede tanık kürsüsüne çıkmış, sonra aynı gece ortadan kaybolmuştu.
Bir pazartesi sabahı, yeni atanan hukuk müşaviri Kaan Deniz arşive indi. Üzerinde fazla düzgün bir takım elbise, elinde yanlış dosya numarası vardı. Mina’ya göre bu, ofis insanlarının en tehlikeli türüydü: Kibar, dikkatli ve ne aradığını söylemeyen.
“1986’da kapatılan gece kulüplerinin ruhsatları lazım,” dedi Kaan.
Mina başını kaldırmadan, “Hepsi mi?” diye sordu.
“Özellikle Neon Kuyu.”
Bu isim, odanın havasını değiştirdi. Mina’nın parmakları istemsizce durdu. Neon Kuyu, annesinin gençliğinde sahneye çıktığı, babasının son görüldüğü ve şehir efsanelerine göre her on yılda bir birinin kaybolduğu kulüptü.
Dosyayı bulduklarında içinden beklenmedik bir şey çıktı: paslı bir dolap anahtarı ve siyah beyaz bir fotoğraf. Fotoğrafta annesi, disko topunun altında şarkı söylerken görünüyordu. Arkasında ise yüzü yarı gölgede kalmış bir adam vardı; adamın bileğinde, üç iç içe halka şeklinde bir mühür dövmesi seçiliyordu.
Kaan fotoğrafa dikkatle baktı. “Bu sembolü dün gece gördüm,” dedi.
Mina istemeden ona döndü. “Nerede?”
“Adliyede. Tanık koruma dosyasında.”
Tam o sırada arşivin floresanları titredi. Bodrumun ucundaki eski radyodan, fişe takılı olmadığı halde cızırtılı bir müzik yükseldi. Eski bir disko parçası… Ardından kadın sesi duyuldu:
“Gece yarısı Neon Kuyu’ya gelin. Hüküm başlamadan önce son tanığı bulun.”
Radyonun içinden küçük bir kâğıt şerit çıktı. Üzerinde tek cümle vardı: “Baban hâlâ ifade vermedi.”