Belleği açmak için arşiv katındaki izole bilgisayara ihtiyaç vardı. Mira’nın erişimi askıdaydı ama sistem onun parmak izini hâlâ tanıyordu. Çünkü şirketler insanları kovmadan önce onların hayaletlerini sistemden silmeyi unuturdu.
Gece yarısına doğru Asil’le birlikte arşiv odasına girdiler. Bu kez ikisi de maskesizdi; bu, Mira’ya daha tehlikeli geldi.
Bellekte video kayıtları, eski sözleşmeler ve ses dosyaları vardı. “Ritüel” bir tarikat ayini değildi; holdingin kendi içindeki karanlık uygulamaya verilen kod addı. Her büyük ihale öncesi, hayatta olmayan hissedarların dijital imzaları kullanılıyor, sahte onaylarla araziler el değiştiriyor, davalar kapanıyor, insanlar susuyordu.
Vedat Koray bunu fark etmişti. Ama dosyanın merkezinde daha büyük bir şey vardı: “Ermin Tablosu”.
On yıl önce Avrupa’dan getirilen, kayıp listesinde görünen bir sanat eseri. Leyla Renda tabloyu restore ederken arka katmanda gizli bir kayıt cihazı bulmuştu. Cihazda, holdingin kurucularının bir cinayeti örtbas ettiği konuşmalar vardı. Leyla bunu açıklamadan kaybolmuştu.
Mira ekrana baktı. “Anneniz bu yüzden mi…”
Asil başını eğmedi. “Bana ‘kaçırıldı’ dediler. Sonra ‘kaçtı’ dediler. En sonunda da hiç yaşamamış gibi davrandılar.”
“Peki siz neden bu holdingin başına geçtiniz?”
“Kapıyı dışarıdan kıramadım. İçeriden açmak zorundaydım.”
Mira onun gözlerinde plan değil, yara gördü. Bu daha tehlikeliydi. Çünkü yaralı insanlar adaletle intikamı kolay karıştırırdı.
Dosyaların arasında son bir video açıldı. Vedat Koray, ölmeden birkaç saat önce kameraya konuşuyordu.
“Eğer bu kayıt açıldıysa, beni susturdular. Katil sandığınız kişi sadece bıçağı tutan el olabilir. Asıl emir, Yönetim Kurulu’nun gölgede kalan üyesinden gelir: Nuran Kavel. O, ölülerin imzasını satan kişidir. Ermin tablosu hâlâ binada. Ama tabloyu bulmak yetmez. Tanık gerekir. Canlı tanık.”
Video bitti.
Mira’nın telefonu titredi. Başkomiser Defne’den mesaj:
“Plazadan çıkmayın. Asil Renda hakkında yakalama kararı çıktı.”
Aynı anda arşiv odasının ışıkları söndü.
Kapının dışından ayak sesleri yaklaştı.
Asil fısıldadı: “Bizi buldular.”
Mira paniklemedi. Rafların arasından eski yangın planını çekti. “Hayır,” dedi. “Biz onların unuttuğu yerden çıkacağız.”
Arşiv odasının arkasındaki dar kapak, binanın inşaatından kalma bakım tüneline açılıyordu. Mira bunu yıllar önce keşfetmiş ama kimseye söylememişti. Çünkü bazı bilgilerin değeri, onları kimse bilmezken artardı.
Tünele girdiklerinde arkadan kapı kırıldı. Bir adam bağırdı:
“Belleği alın. Kızı canlı istiyorlar.”
Asil Mira’nın kolunu tuttu. “Neden seni canlı istiyorlar?”
Mira cevap veremedi. Çünkü o anda çocukluğundan kalma bir anı, karanlık tünelin nemli kokusuyla birlikte geri geldi: Annesi, onu bir müze deposunda saklıyor; beyaz kürklü bir kadın tablosunun arkasından gelen bir erkek sesi; annesinin fısıltısı:
“Ne görürsen gör, bir gün anlatacaksın.”
Mira durdu.
Asil şaşkınlıkla ona baktı. “Ne oldu?”
“Ben bu tabloyu daha önce gördüm.”