Ertesi sabah Defne, hiç uyumadan adliyeye gitti. Kayıt cihazını üç kez dinlemişti. Görüntü yoktu ama sesler vardı: müzik kesildiğinde duyulan boğuşma, bir adamın “tören bozuldu” diye bağırması, ardından metal bir şeyin yere düşüşü. En önemlisi de Baran Koral’ın sesi gibi gelen bir fısıltı: “Tanık kalmayacak.”
Fakat kayıt tek başına yetmezdi. Defne bunu biliyordu. Mahkeme salonlarında nice ses kaydının “montaj” diye çürütüldüğünü görmüştü. Üstelik davaya bakan ekipte Emir de vardı. Onun kulüpte ne işi olduğunu öğrenmeden kimseye güvenemezdi.
Öğle arasında Emir onu arşiv odasına çağırdı. Eski dosyaların, tozlu rafların ve bozuk floresan ışığın arasında karşı karşıya geldiler. Defne telefonunu kayda aldı.
“Dün gece oradaydın,” dedi. “Bana açıklama borçlusun.”
Emir’in yüzü sertti ama gözlerinde yorgun bir çaresizlik vardı. “Ben seni korudum.”
“Belki de susturdun.”
“Eğer susturmak isteseydim, şu an burada konuşuyor olmazdık.”
Defne geri adım atmadı. “İdil’i tanıyor musun?”
Bu isim Emir’in yüzündeki maskeyi düşürdü. Kısa bir sessizlik oldu. Koridorun ötesinden daktilo sesleri, avukatların aceleci adımları duyuluyordu.
“İdil bana ulaşmıştı,” dedi Emir sonunda. “Koral ailesinin kurduğu gizli bir para aklama ağını araştırıyordu. Ama mesele para değilmiş. Bazı iş insanları, siyasetçiler ve sanat simsarları, yıllardır ‘Ayna Sofrası’ dedikleri kapalı toplantılarda birbirlerini rehin alacak görüntüler topluyormuş. Bir tür sadakat ritüeli. Katılan herkes suç ortağı oluyor.”
Defne’nin midesi düğümlendi. “Kardeşim nerede?”
“Bilmiyorum.”
“Yalan söylüyorsun.”
Emir bir dosya çıkardı. Dosyada İdil’in çektiği fotoğraflar vardı: depodaki balkon, beyaz tüy yelpaze, pasaport kopyaları, sanat eserlerine ait sahte mülkiyet belgeleri. Bir fotoğrafta ise kırmızı mühürlü bir tablo sandığı görünüyordu. Üzerinde “Kuzey Koleksiyonu - Berlin Sevkiyatı” yazıyordu.
“İdil kaybolmadan önce bana bunları verdi,” dedi Emir. “Ertesi gün tanık korumaya alınacaktı. Ama içimizden biri bilgiyi sızdırdı.”
Defne’nin öfkesi Emir’e değil, adliyenin duvarlarına çarptı. O güne kadar düzenin yavaş ama doğru işlediğine inanmak istemişti. Şimdi ise dosyaların arasından bile ihanet kokusu geliyordu.
“Dün gece düşen kişi kimdi?” diye sordu.
“Henüz bilmiyorum. Ama ceset bulunmadı. Kulüp iki saat içinde temizlenmiş.”
Defne titreyerek bilekliğin kırık parçasını masaya koydu. “İdil oradaydı.”
Emir parçaya baktı. Elini uzatıp Defne’nin eline dokundu. Bu temas, arşiv odasının soğuğunda beklenmedik bir sıcaklık yarattı. Defne elini çekmedi. İkisi de bunun tehlikeli olduğunu biliyordu. Adliyede aynı dosyanın etrafında dönen iki insanın birbirine yaklaşması, hele ki biri resmi soruşturmada görevliyken, hem mesleki hem kişisel bir uçurumdu.
Tam o sırada arşiv odasının kapısı açıldı. Başkâtip Nermin Hanım içeri girdi. Gözleri önce dosyaya, sonra birleşmiş ellerine kaydı.
“Savcı Bey,” dedi soğukça, “Koral dosyasının duruşması başladı. Ayrıca Defne, seni de kürsüye çağırıyorlar. Dün geceye dair ek tanık listesine adın yazılmış.”
Defne dondu. O kimseye bir şey söylememişti. Demek ki onu çoktan izliyorlardı.