İstanbul’un yağmurlu gecelerinde bazı sokaklar, gündüz sakladığı sırları neon tabelaların altına dökerdi. Karaköy’ün arka tarafında, eski bir elektrik santralinin bodrumunda açılan “Lal Gece” de böyle bir yerdi. Dışarıdan bakınca paslı kapısı ve bozuk ziliyle terk edilmiş bir depo sanılırdı; içerideyse kırmızı ışıklar, aynalı tavan, elektronik darbukayla karışan disko ritimleri ve kimsenin gerçek adını kullanmadığı bir kalabalık vardı.
Defne Aral o gece oraya eğlenmek için gitmemişti. Adliyede zabıt kâtibiydi; işi, başkalarının yalanlarını kelime kelime yazıya dökmekti. Ama üç hafta önce kaybolan kardeşi İdil’in son telefon sinyali bu kulübün yakınından gelmişti. Polis dosyayı “yetişkin kadın, kendi isteğiyle gitmiş olabilir” diye ağırdan almış, savcılık “somut delil yok” demişti. Defne ise kardeşinin son mesajını unutmamıştı: “Ablacığım, ışıkların altında kimse göründüğü gibi değil.”
Kulübe girmek için sahte bir isim kullanmıştı: Leyla. Üzerinde ikinci el bir gümüş elbise, saçlarında siyah bir peruk vardı. Kalabalığın arasına karıştı; dans eder gibi yaparken gözleri hep balkon katındaydı. Çünkü İdil’in gönderdiği son fotoğrafta, balkon korkuluğuna işlenmiş hilal biçimli bir leke görünüyordu.
Saat gece yarısını geçtiğinde müzik aniden kesildi. Herkes bunun gösterinin parçası olduğunu sandı. Tavandaki aynalar karardı, sonra zeminden yükselen ince bir sis sahneyi sardı. Maskeli bir kadın, elinde beyaz bir tüy yelpaze ile göründü. Arkasından takım elbiseli üç adam çıktı. Kalabalık alkışladı. Defne’nin kalbi hızlandı; adamlardan birini tanıyordu. Ertesi gün adliyede görülecek büyük yolsuzluk davasının sanıklarından holding varisi Baran Koral’dı.
Gösteri birkaç dakika sürdü. Sonra balkon katında bir boğuşma oldu. Bir beden korkuluktan sarktı, kırmızı ışıkta yüzü seçilmedi. Defne istemsizce ileri atıldı. Aynı anda kalabalığın içinden bir el bileğini yakaladı.
“Bakma,” dedi alçak bir erkek sesi. “Gördüğünü belli edersen buradan çıkamazsın.”
Defne başını çevirdi. Karşısındaki adamı görünce nefesi kesildi. Bu, adliyedeki yeni savcı yardımcısı Emir Sönmez’di. Gündüzleri gri takım elbiseyle koridorlarda yürüyen, kimseyle gereğinden fazla konuşmayan o adam, şimdi siyah deri ceketle yeraltı kulübünün ortasındaydı.
“Sen burada ne arıyorsun?” diye fısıldadı Defne.
Emir cevap vermedi. Balkon katından düşen beden sahnenin arkasına çekilmiş, müzik yeniden başlamıştı. Kalabalık dans etmeye devam etti. Sanki az önce bir insan ölmemiş, yalnızca şarkının ritmi değişmişti.
Defne’nin cebindeki küçük kayıt cihazı çalışıyordu. Her şeyi kaydetmiş olabilir miydi? Tam bunu düşünürken balkonun karanlığından biri doğrudan ona baktı. Beyaz tüy yelpazeli maskeli kadın. Maskenin ardındaki gözler, Defne’nin gerçek adını biliyormuş gibiydi.
Emir onu arka çıkışa doğru sürükledi. Kapıdan çıkmadan önce Defne yere düşen bir şey gördü: Kardeşi İdil’in taktığı mavi cam bileklikten kırılmış bir parça.
O an anladı. Bu gece yalnızca bir cinayetin tanığı olmamıştı. İdil’in kayboluşunun kapısı da aynı karanlığa açılıyordu.