Camkule’nin bodrum katları haritada görünmüyordu. Resmî planda otopark, depo ve teknik oda vardı. Fakat Orhan’ın anahtarı, eksi üçüncü katta paslı bir kapıyı açtı. Kapının ardında, yıllardır mühürlü kalmış bir merdiven iniyordu. Duvarlarda pul pul dökülmüş neon boyalar, yarım kalmış yıldız çizimleri ve kırık aynalar vardı.
Elif yalnız gittiğini sanıyordu. Ama merdivenin ortasında Doruk onu yakaladı.
“Mesajı sen mi attın?” diye sordu Elif.
“Hayır. Ama seni yalnız bırakmayacağımı bilecek kadar seni tanıyorum.”
Bu cümle aralarındaki bütün profesyonel mesafeyi yaktı. Elif ona kızmak istedi. Babasının adı dosyadaydı, kendisi delilleri saklıyordu, her şeyi bildiği hâlde Elif’i işe almıştı. Belki de onu annesine ulaşmak için kullanıyordu.
“Beni neden işe aldın?”
Doruk cevap vermedi.
Elif, merdivenin son basamağında durdu. “Gerçek.”
Doruk’un sesi kısıldı. “Çünkü annenin dosyasını yıllardır takip ediyorum. Çünkü babam ölmeden önce bana tek bir mektup bıraktı. Mektupta ‘Nermin Sarp’ın kızını bul, o gerçeğin kapısını açacak’ yazıyordu. Ama seni tanıyınca…”
“Devam etme.”
“Ediyorum. Seni tanıyınca dosya olmaktan çıktın.”
Bodrumun karanlığında ilk kez ikisi de susmadı; sustukları şeyleri duydu. Elif ona inanmak istemiyordu. Ama Doruk’un gözlerinde hesap değil, pişmanlık vardı.
Kapının ardında eski Neon Zemin duruyordu. Tozla kaplı dans pisti, tavandan sarkan aynalı top, duvar boyunca dizilmiş kadife koltuklar… Sanki şehir yukarıda büyümüş, burayı unutmuştu. Sahnenin arkasındaki yuvarlak salon hâlâ duruyordu. Masanın üzerinde çürümüş siyah defter vardı.
Elif defteri açtı. İçinde isimler ve imzalar vardı: iş insanları, polis şefleri, gazeteciler, hâkimler. Her sayfanın başında aynı cümle yazıyordu:
“Gördüğümü inkâr ederim, duyduğumu gömerim.”
Doruk defterin son sayfasını çevirdi. Orada Nermin Sarp’ın el yazısıyla bırakılmış bir not vardı:
“Leyla ölmedi. Onu susturmak için başka bir kadının cesedini kullandılar. Gerçek tanık Leyla’dır. Ben onu sakladım.”
Elif’in dizleri boşaldı. Bunca yıl Leyla’nın ölümü için dava açılmıştı. Oysa dava yanlış bir mezarın, yanlış bir ölümün ve doğru insanların yalanı üzerine kurulmuştu.
Tam o anda sahnedeki eski hoparlörler çalıştı. Boğuk bir disko ritmi bodrumu doldurdu. Aynalı top kendi kendine dönmeye başladı. Işıklar arasında bir kadın belirdi. Saçları beyazlamıştı, yüzünde yılların gölgesi vardı ama Elif onu fotoğraflarından tanıdı.
“Nermin…” diye fısıldadı Doruk.
Elif bir adım attı. “Anne?”
Kadın ağlamak üzereydi. Ama arkasından silah sesi geldi. Nermin yere düşmedi; çünkü kurşun ona değil, aynalı topa isabet etmişti. Cam parçaları yağmur gibi dökülürken Mete Varan’ın adamları salona girdi.
Başlarında, büronun kıdemli ortağı Jale Kural vardı.
“Duygusal birleşmelere vaktimiz yok,” dedi Jale. “Defteri verin.”