İstanbul’un en parlak plazalarından biri olan Camkule’nin kırk ikinci katında herkes aynı şeyi öğrenmişti: Gülümsemek, gerçeği söylemekten daha güvenliydi.
Elif Sarp, Aydın & Kural Hukuk Bürosu’nda üçüncü ayını doldurmuş genç bir hukuk asistanıydı. Sabah kahvesini içerken bile dosya etiketlerini hizalar, dilekçelerdeki virgülleri düzeltir, kimsenin bakmadığı ayrıntılara bakardı. Zaten onu işe alan da bu takıntısı olmuştu. Başarılı, mesafeli ve kimseye güvenmeyen ortaklardan Doruk Aydın, mülakatta Elif’e sadece bir soru sormuştu:
“İnsanlar yalan söylediğinde neye bakarsın?”
Elif cevap vermişti: “Cümlelerine değil, eksik bıraktıklarına.”
O gün Doruk ilk kez gülümsemişti.
Büro, yılın en büyük davasına hazırlanıyordu. Ünlü medya imparatoru Mete Varan, yıllar önce kaybolan dansçı Leyla Miray’ın ölümünden sorumlu tutuluyordu. Leyla’nın dosyası yıllarca kapanmış, sonra ansızın ortaya çıkan bir tanıkla yeniden açılmıştı. Tanığın kimliği gizliydi. Basın ona sadece “Cam Tanık” diyordu.
Elif’in görevi basitti: Eski delil listelerini dijital arşive geçirmek. Fakat gece yarısı, herkes çıktıktan sonra sunucuda kilitli bir klasör fark etti. Klasörün adı “NEON-7” idi. İçinde müzik dosyaları, siyah beyaz fotoğraflar ve 1999 yılından kalma video kayıtları vardı. Dosyaların bir kısmı bozuktu, ama bir kare netti: Camkule’nin bulunduğu arsada eskiden yer alan yeraltı kulübü “Neon Zemin”.
Elif videoyu açtığında hoparlörlerden boğuk bir disko ritmi yükseldi. Görüntüde insanlar maskelerle dans ediyor, tavandan aynalı toplar sarkıyordu. Sonra kamera bir kapıya döndü. Kapının ardında beyaz bir kürk atkı taşıyan genç bir kadın vardı. Kadın korkuyla arkasına baktı, ağzını açtı ama sesi müzik tarafından yutuldu.
Tam o anda büro karardı.
Elektrikler kesilmişti.
Elif telefonunun ışığını açtı. Koridorun sonunda, acil çıkış kapısının yanında bir gölge kıpırdadı. Ardından sert bir şey yere düştü. Elif yaklaşınca kan kokusunu aldı. Güvenlik görevlisi Orhan yerde yatıyordu. Elinde de Camkule’nin bodrum katına ait eski bir anahtar vardı.
Elif çığlık atamadı. Çünkü Orhan’ın kanlı parmaklarıyla yere yazdığı tek kelimeyi gördü:
“Tanık.”
Arkasından bir ses geldi.
“Bunu görmemiş olman gerekiyordu, Elif.”
Doruk Aydın karanlığın içinden çıkmıştı. Elinde telefon, yüzünde ilk kez korku vardı.