Cinayet haberleri sabaha kadar şehri sardı. Gazeteler, “Disko Kralı Öldürüldü” başlığını attı. Televizyonlar, Rauf’un gençliğinden görüntüler yayınladı: gümüş ceket, parlak ayakkabılar, dev aynalı bir sahne ve kalabalığın ortasında dönerek dans eden bir adam.
Ama Lale’nin aklı 1989 numaralı kutudaydı.
Polis sorgusunda, başkomiser Derya Tunç ona aynı soruyu üç kez sordu:
“Rauf Karan’ın düşmanı var mıydı?”
Lale, “Onun dostu var mıydı bilmiyorum,” dedi.
Derya bu cevabı not etmedi. Sadece Lale’nin yüzüne baktı. “Beyaz kürk parçası ilginç. Bu şehirde yaz ortasında kürk taşıyan çok insan yok.”
Lale irkildi. Çünkü çocukken annesinin sakladığı tek fotoğrafta, babasının yanında duran kadının omuzlarında beyaz bir kürk vardı. Fotoğrafın arkasında sadece şu yazıyordu: Berlin, 1989.
Aynı gün öğleden sonra şirket mühürlendi. Fakat Lale, arşivde kalan ilaçlarını almak bahanesiyle kısa süreli giriş izni kopardı. Emir onu kapıda bekliyordu.
“Yalnız giremezsin,” dedi.
“Avukat mısın, gardiyan mı?”
“Bugünlerde ikisi arasındaki fark azaldı.”
Birlikte arşive indiler. Kutu 1989, rafın en arkasındaydı. Üzerinde eski Almanca bir etiket vardı: Nachtzug / Gece Treni. İçinden bir makara bant, siyah beyaz bir fotoğraf ve mühürlü bir zarf çıktı.
Fotoğrafta Rauf gençti. Yanında Lale’nin babası Cem Erden vardı. Onların arkasında beyaz kürklü bir kadın, yüzünü kameradan kaçırmıştı. Kadının elinde tilki başlı gümüş bir broş parlıyordu.
Emir zarfı inceledi. “Bunu polise vermeliyiz.”
Lale, “Önce dinleyeceğiz,” dedi.
“Bu delil karartmak olur.”
“Bu delil, belki de benim hayatımı karartmış biriyle ilgili.”
Emir ilk kez susmak zorunda kaldı.
Eski bant cihazını çalıştırdılar. Hışırtıların arasından bir sahne anonsu duyuldu. Sonra genç Rauf’un sesi:
“Bu gece kazanan sadece şarkı olmayacak. Kaderimizi de değiştireceğiz.”
Ardından Lale’nin babası konuştu:
“Rauf, bu anlaşma yasa dışı. İnsanların ses kayıtlarını izinsiz satamazsın.”
Bir kadın kahkahası geldi. Soğuk, eğitimli, yabancı aksanlı bir Türkçe:
“Sanat dediğiniz şey, doğru zamanda satılan sırdır.”
Lale’nin boğazı düğümlendi. Bu, cinayet gecesi kayıttaki sesti.
Tam o sırada arşivin kapısı sertçe kapandı. Işıklar söndü. Karanlıkta bir telefon ekranı parladı. Emir’in telefonu değildi, Lale’nin de değildi.
Rafların arasından bir ses geldi:
“Bantı bana verin. Yoksa bu kez mahkemeye çıkacak tanık kalmaz.”
Emir, Lale’yi arkasına çekti. Ama Lale karanlığın içinden gelen parfüm kokusunu tanıdı: eski pudra, soğuk sabun ve yanmış şeker.
Çocukluğunda annesinin fotoğrafları yakarken odaya sinen koku buydu.