Bellek kartında tuhaf bir video vardı. Görüntü, eski bir köşkün bodrumunda çekilmişti. Yüzleri maskeli zenginler, ortada duran tarihi bir tabloya mum ışığında sırayla dokunuyordu. Tabloda, kucağında gelincik taşıyan solgun bir kadın resmedilmişti. Her dokunuştan sonra biri sahte bir isimle bağış sözü veriyor, sonra başka bir dosya ekrana yansıyordu: ihaleler, kayıp tanıklar, satın alınmış bilirkişiler.
Bu bir dini ayin değildi. Para ve güç adına düzenlenmiş soğuk bir sadakat töreniydi. Videonun sonunda Lalin kameraya yaklaşıp fısıldıyordu: “Beni öldürürlerse, karar salonunda gerçek isimlerini söyleyin. Ama aranızdaki avukata güvenmeyin.”
Mira videoyu izlerken Aras sessizce karşısına oturdu. Onu takip etmişti ama bu kez elinde silah ya da tehdit yoktu. Sadece eski bir fotoğraf koydu masaya. Fotoğrafta Aras’ın babası, aynı tabloda görülen gelincikli kadının önünde duruyordu.
“Babam yargıçtı,” dedi Aras. “On yıl önce bu ağı ortaya çıkarmaya çalıştı. Sonra intihar etti dediler. Ben inanmadım. O yüzden bu davaya girdim. O gece bıçak elimdeydi çünkü Lalin yere düştüğünde onu çekip çıkardım. Bıçak ona saplıydı. Katili görmedim.”
Mira inanmak istedi. Ama inanmak, artık en tehlikeli lükstü.
“Bana neden söylemedin?” diye sordu.
“Çünkü seni kullanacaklarını biliyordum. Sen hem tanıksın hem Cemre’ye yakınsın hem de…” Aras sustu.
“Hem de ne?”
Aras’ın sesi ilk kez kırıldı. “Hem de seni düşününce plan yapamıyorum.”
Öpüşmeleri bir itiraf gibi değil, uzun süredir ertelenmiş bir hata gibi başladı. Mira, bir an için neonları, kanı, dosyaları unuttu. Sonra Aras’ın telefonuna bir mesaj düştü. Gönderen bilinmiyordu: “Kız kartı gördü. Karar gecesi ikisini de sustur.”
Mira telefonu aldı, Aras’ın yüzüne baktı. “Bu mesaj sana geldiyse, onların içindesin.”
Aras başını salladı. “Hayır. Onlar öyle sanıyor. Ben yıllardır içlerine sızıyorum.”
“Peki bana hangisini kanıtlayabilirsin? Aşkını mı, masumiyetini mi?”
Kapı çaldı. Büro asansöründen gelen ayak sesleri ağır ve çoktu. Aras ışıkları kapattı. “Şimdi ikisini de kanıtlamaya başlayacağım.”