Mira, gündüzleri Şişli’deki cam cepheli bir hukuk bürosunda dosya tasnif eden, geceleri ise Galata’nın altında saklı eski bir sarnıçta ışık teknisyenliği yapan yirmi yedi yaşında bir kadındı. İnsanlar onu iki farklı hayatı var sanırdı; oysa Mira’ya göre ikisi de aynı karanlığın farklı lambalarıydı. Birinde zenginlerin suçları cilalanır, diğerinde kırık kalpli gençler bas sesleriyle kendilerini unuturdu.
Sarnıcın adı “Lacivert”ti. Her cuma gece yarısından sonra kapıları kapanır, telefon kameraları mühürlü çıkartmalarla kapatılır, DJ kabininin arkasındaki dev neon halka yanardı. O gece sahneye Berlin’den geldiği söylenen maskeli bir kolektif çıkacaktı. Herkes bunu konuşuyordu. Fakat Mira’nın aklında müzik değil, patronu Aras vardı.
Aras, büroda genç yaşına rağmen ortaklığa yükselmiş, sakin konuşan, insanın yüzüne bakarken sanki söylediklerinden çok sustuklarını dinleyen bir avukattı. Mira ona âşık olduğunu kabul etmiyordu; sadece kahvesini nasıl içtiğini biliyor, toplantıdan önce kravatını gevşettiğinde kalbinin neden hızlandığını açıklayamıyordu.
O akşam Aras beklenmedik şekilde Lacivert’e geldi. Üzerinde takım elbise yoktu; siyah bir mont, yüzünde de Mira’nın büroda hiç görmediği yorgun bir ifade vardı.
“Burada çalıştığını biliyordum,” dedi Aras, kalabalığın uğultusunu bastırmak için yaklaşarak. “Ama bu gece burada olmaman gerekiyordu.”
Mira, ışık masasındaki parmaklarını durdurdu. “Beni kovmaya mı geldiniz, yoksa korumaya mı?”
Aras cevap vermeden önce neon halka bir kez titredi. Sahnenin arkasında beyaz kürk desenli peleriniyle dans eden maskeli kadın, müziğin ortasında yere yığıldı. Herkes önce bunun gösterinin parçası olduğunu sandı. Sonra pelerinin altından yayılan koyu kan, sarnıcın taş zeminindeki su birikintisine karıştı.
Çığlıklar bas seslerini böldü. Kapılar kilitliydi. Telefon kameraları kapalıydı. Ve Mira, ışık masasının üzerindeki yansımada bir şey gördü: Aras’ın elinde, kanla lekelenmiş ince gümüş bir bıçak.