Kaan lobiye girdiğinde Tokyo’nun yaz festivali neonlarını camlardan içeri taşıyordu; fenerler tavana yansıyor, kırmızı ve altın ışıklar deri ceketinin omuzlarında titriyordu. Kırpılmış saçları hâlâ kulüp sahnesinin dumanını taşıyor, dumanlı göz makyajı lobinin aynalarında kendi yüzünü bile yabancılaştırıyordu. Politik aileden geldiğini herkes bilirdi ama o gece sadece bir şarkıcı olmak istemişti. Emir’i ilk gördüğünde ise her şey bulanıklaştı. İşlemeli ceketi, yorgun gülümsemesi ve parmaklarındaki altın yüzük… Kaan o anı şimdi bile net hatırlayamadığını düşündü; belki de ışıklar öyle güçlüydü, belki de zihni zaten o ilk bakışta çözülmeye başlamıştı. “Bu adamla konuşmamalıyım,” diye mırıldandı kendi kendine, ama ayakları lobinin orta sehpasına doğru ilerliyordu. Festival kalabalığı arasında iki yabancı gibi duruyorlardı. Emir’in sesi alçak ve yorgundu: “Kaan mı? Ailenin Tokyo’daki konserini duydum.” Tek cümle yetmişti. Kaan’ın içinde bir kıvılcım çaktı; arzu muydu, güç müydü, yoksa ikisi birden mi? Hatıraları karışmaya başlamıştı bile. O gece lobide gerçekten ne konuştuklarını, kimin kime ilk dokunduğunu tam olarak bilemiyordu. Sadece hissettiği şey netti: bu karşılaşma geri dönüşsüzdü.