Gece ilerledikçe lobi boşalmaya başladı. Festival fenerleri dışarıda yanıp sönüyor, içeride ise sadece birkaç gölge kalmıştı. Hana ile köşedeki koltuklara çekildik. İşlemeli ceketi omuzlarından kaymış, yorgun gülümsemesi artık daha kırılgan görünüyordu. Bana kendi ailesinin siyasi baskısından bahsetti; itibarlarını korumak için her türlü dosyanın hazırlandığını, hatta aynı cinsiyetten ilişkilere dair gizli notların tutulduğunu söyledi. Ben, Leyla, bu sözleri duyduğumda içimde bir kıvılcım yandı. Arzu muydu? Yoksa güç mü? İkisi birbirine karışmıştı. Güvenilmez belleğim, o konuşmayı şimdi daha keskin hatırlıyor; belki de abartıyorum ki, inişimi haklı çıkarayım.
Hana’nın altın yüzüğü kadehinde hafifçe şıngırdadı. Göçmen bir kadın olarak Tokyo’nun üst düzey çevrelerinde ayakta kalmasının ne kadar zor olduğunu anlattı. Ben ise kulüp şarkıcılığımla geçinirken, politik skandallardan ne kadar uzak olduğumu sanıyordum. O gece, ilk kez, arzu ile güç arasında bir çizgi çizildi. Hana’nın parmakları benim deri montumun koluna dokundu. Sıcaklık, festivalin serin gecesine rağmen içimi yaktı. İlişkimiz daha başlamadan, itibar şantajının tohumları ekilmişti. Belki birileri lobideki kameraları izliyordu; belki de bu an, ileride kullanılacak bir dosyaya kaydediliyordu. Ben hâlâ emin değilim. Anlatımım kaygan; o dokunuşu arzuyla mı, yoksa korkuyla mı hatırlıyorum?
Lobinin loş ışığında birbirimize daha fazla yaklaştık. Aynı cinsiyetten bu yasak bağ, politik ailenin itibarını tehdit edecek en keskin silahtı. Hana’nın yorgun gülümsemesi artık bir davet gibiydi. İniş başlamıştı. Arzu, yavaş yavaş gücü ele geçiriyordu. Ama ben, Leyla, o anda bunun bedelini tam olarak göremiyordum.