Leyla, kırpılmış saçlarını rüzgârın savurmasına izin vererek Tokyo’nun en pahalı otel lobisine adım attı. Dumanlı göz makyajı, vintage deri montunun koyu tonlarıyla bütünleşmiş, her bakışta daha da derinleşen bir sır gibiydi. Tanabata festivalinin ışıklı süsleri camlardan sızıyor, lobi tavanını yıldızlara boğuyordu. Kalabalık, ipek elbiseli politikacılar ve yorgun iş insanlarıyla doluydu. Ben, Leyla, o gece her şeyi net hatırladığımı sanıyordum; oysa şimdi geriye baktığımda her sahne hafifçe kaymış gibi duruyor. Hana’yı ilk gördüğüm an, işlemeli ceketinin altın iplikleri festival lambalarında parladı. Yorgun gülümsemesi ve parmaklarındaki altın yüzük, göçmen bir girişimcinin taşıyabileceği tek lükstü sanki. Politik aile kökleri, Tokyo’nun kurumsal koridorlarında zehir gibi yayılıyordu. O an kalbim hızlandı; arzu değil, henüz değil. Daha çok merak. Ama anlatımım güvenilmez; belki de o ilk bakışta bile içimde bir şey kırılmıştı.
Lobinin mermer zemininde adımlarım yankılandı. Kulüp sahnesinden çıkalı sadece iki saat olmuştu, ses tellerim hâlâ titriyordu. Festival kalabalığı arasında kaybolmak istiyordum, ta ki Hana’nın bakışları beni sabitleyene kadar. Onunla aynı cinsiyetten bir kadının, böylesine üst düzey bir politik mirasın parçası olmasının riskini o anda tam olarak kavrayamamıştım. İtibar, bu şehirde en keskin silahtı. Hana’nın yorgun gülümsemesiyle uzattığı içki kadehini aldım. Parmaklarımız hafifçe değdi. O dokunuş, kurumsal dünyanın soğuk kurallarını bir an için eritti. Ama ben hâlâ kendimi anlatırken bile emin değilim; belki de o dokunuşu ben uydurdum ki, iniş daha yumuşak olsun.