Tokyo'nun yaz festivali, Tanabata'nın kağıt dilekleriyle süslü sokaklarını sardığında lüks otelin lobisi kristal avizelerin altında loş bir arena gibiydi. Ben Sora, 29 yaşında, kırpılmış saçlarım dumanlı makyajımla çerçevelenmiş, vintage deri ceketimin yakası açık, sahne tozunu üzerimde taşıyordum. Siyasi ailemin gölgesinde itibarımı kurtarmak için gelmiştim buraya; en azından öyle hatırlıyordum. Gerçekte hafızam parçalıydı, dün geceki kulüp setinden sonra ne konuştuğumu, kime baktığımı tam olarak bilemiyordum. Belki her şey bir yanılsamaydı.
Ren'i gördüğüm an lobinin havası ağırlaştı. 35 yaşındaki göçmen girişimci, nakışlı ceketi omuzlarında, yorgun gülümsemesi dudaklarında, altın yüzüğü parmaklarında hafifçe dönüyordu. Ailemin kurumsal bağlantılarından biriydi, ama o an sadece bir gölge gibi duruyordu. Göz göze geldik. İçimde yükselen sıcaklık arzu muydu yoksa güç müydü? Anlatımım güvenilmezdi; belki o bakışları ben uydurmuştum. Festival kalabalığı arasında sessizce yanına yaklaştım. Konuşmamız kısa, gerilimliydi. İtibarımın ipini elinde tuttuğunu ima eden kelimeler, aynı anda tenimin altında dolaşan sıcak bir akıntı yarattı. Yasak bir şey başlıyordu, siyasi ailenin adı lekelenmeden önce.