Festival ışıklarının Tokyo'yu sardığı o gece lüks lobinin kristal avizeleri altında Eren kendi hikâyesini anlatıyordu. Kırpılmış saçları, dumanlı makyajı ve vintage deri ceketiyle kendini hâlâ kontrolün merkezinde sanıyordu. Ailesinin siyasi itibarını her şeyin üstünde tutan bir hanedanın tek oğlu olarak buraya sadece bir kulüp performansı için gelmişti; oysa lobinin loş köşesinde beliren nakışlı ceketli figür her şeyi değiştiriyordu. Mateo'nun yorgun gülümsemesi ve altın yüzüğü ilk bakışta masum görünmüştü. Eren içkisini yudumlarken kendi kendine “Bu sadece geçici bir dikkat dağıtma,” diyordu. Gerçekte ise arzu çoktan lobinin mermer zemininde süzülmeye başlamıştı. Festival kalabalığının uğultusu dışarıdan sızarken ikisi arasında geçen kısa sohbet, kurumsal dünyanın karanlık koridorlarını andırıyordu. Mateo'nun göçmen girişimciliği, Eren'in ailesinin gizli bağlantılarıyla kesişiyordu. Güvenilmez anlatıcı Eren, o anı “Ben başlattım,” diye hatırlasa da aslında Mateo'nun bakışları onu çekiyordu. İma edilen yakınlık, parmak uçlarının cam kenarına değmesiyle sınırlı kaldı; sıcaklık ise çoktan deri ceketin altına işlemişti.